Anasayfa / Politika / UZLAŞMALAR, TAVİZLER: KİMİN PAYINA NE DÜŞER!

UZLAŞMALAR, TAVİZLER: KİMİN PAYINA NE DÜŞER!

Milli Savunma Bakanlığı’nın, “güvenlik kaynaklarının”, hatta Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın “bitti” demesine rağmen Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde “Barış Pınarı Harekatı”nın“amacına ulaşana kadar sürdürüleceği” belirtiliyor. Sonuçlarını göze aldıktan sonra elbette pek çok şey yapılabilir. Ancak şimdilik uluslararası güç dengelerinden ve yaptırımlara maruz kalma endişelerinden kaynaklı bir boyun eğişten, zorunlu bir taviz ve uzlaşmadan söz edebiliriz. Halihazırdakikoşullara bakıldığında MGK’nin dilinin dışarıdan çok “içeriye” yönelik olduğu söylenebilir. Militarizmin, dışa yönelik gücü azaldıkça içeriye abandığı; işlerin olağan araçlarla yürütülemediği kriz dönemlerinde kışla nizamının bir yönetim biçimi olarak devreye sokulmak istendiği bilinir. 

Var olan koşullarda dışa dönükmüş gibi görünen askeri eylemlerin gerçekte içe dönük siyasi eylemler olduğu asla gözden kaçırılmamalıdır. Bu aynı zamanda dış politikadaki başarısızlıkların acısının içeride çıkartılmak isteneceğini de gösterir. Yani sorun sadece başarısız dış politikanın iç kamuoyuna (tribünlere) bir zafermiş gibi sunulmasıyla, bir milli seferberlik ruhunun yaratılmasıyla veya askeri bir başarının bir seçim başarısına tahvil edilmek istenmesiyle sınırlı değil. Yeni rejimin saldırgan iç politikasıyla savaşçı dış politikası arasındaki organik ilişki, rejimin var oluş biçimi, yönetme tarzı ve temel politikaları konusunda çok önemli işaretler veriyor. Kısacası rejimin dış politika alanında verdiğibir takım tavizlerinden, zorunlu uzlaşma görüntülerinden “Bize de bir şeyler düşer mi?” umuduna kapılmaya gerek yok!

Rejimin ve temsil ettiği kapitalist çıkarlar ağının baş temsilcisi olarak Cumhurbaşkanı’nın güçlü dış ve iç baskılarla yüz yüze olduğu malum. Rejim gücünü ve dengelerini kaybettikçe bu baskılar daha da artıyor. Bu durum, içeride de bazı geri adımları ve ittifakları en azından bela savuşturulana kadar zorunlu kılıyor.

Dış baskıların (bazen tehdit ve şantajların) rejim üzerindeki etkisi son dönemde (şimdilik!) S-400’lerin devreye sokulmaması ve Suriye’ye yönelik askeri harekâtın sınırlı tutulması vb. zorunlu tavizler biçiminde ortaya çıkıyor. İçerideki taviz ve uzlaşmalar ise milliyetçilik temelinde örtülü veya açık bazı taktik ittifaklar ve yine taktik bir “Atatürkçülük” biçimini alıyor. 

Uzlaşma; Ama Esasa İlişkin Olmamak Kaydıyla!

Evet, rejimi ayakta tutmaya dönük aynı iktidar stratejisinin parçalarını oluşturan bu uzlaşma ve tavizlerden yola çıkarak bir “yumuşama umuduna” kapılmak bizce mümkün değil. Ama belli olmaz, derin bir iç sıkıntısıyla böyle bir umuda kapılacak olanlar çıkabilir. O nedenle konuya ilişkin birkaç söz edelim. Kapitalist sömürü ve bunun da ötesinde yağma, yolsuzluk ve çevresel yıkım temelinde oluşturulmuş bir çıkar ilişkileri ağını temsil eden bu rejimin kimi zaman verdiği tavizlerin ve girdiği uzlaşmaların hiçbir zaman “esasa” ilişkin olmadığını biliyoruz. Giderek kötüleyen bu rejimin kaderini bir yerden “geri döndürme” niyetiyle ve elbette zorunluluk nedeniyle kerhen girilen ittifakların ve verilen tavizleri birinci koşulu RTE’nin kurduğu rejimin ve “başkanlığının” mutlak biçimde tanınması. Bu koşul yerine getirilmediğinde iktidarın son derece sert ve saldırgan bir tutum aldığını biliyoruz. Bunun en bilinen örneği, Kürt halkına ve siyasi hareketine (aynı zamanda dışarıya) verilmiş bir “taviz” olarak “Barış Süreci”nin ardından gelen ve hâlâ da devam eden askeri-polisiye-siyasi operasyonlardır. Bu saldırganlık, bir yandan iktidarın “ulusalcı-Avrasyacı” kesimle ve MHP ile şoven milliyetçilik temelindeki zorunlu ittifakının eksenini oluştururken, öte yandan Kürt siyasi hareketinin “Seni başkan yaptırmayacağız” siyasetinin intikamı olarak devreye girmiştir. Milliyetçi-ulusalcı muhalefeti de iktidar karşısında önemli ölçüde felç eden bu çizginin uzantısı, yine “Kürt terörü” bahanesiyle Suriye’ye yönelik savaştır. Kısacası RTE’nin herhangi bir “tavizi” veya “yumuşama” belirtisi asıl amacına uygun bir karşılık bulamadığında hızla zıddına dönüşmektedir.

Biz bunun kaçınılmaz bir durum olduğunu düşünüyoruz. İktidarın ekonomik- siyasi-ideolojik olarak çok daha uygunkoşullarda sağlayamadığı veya ancak kısmen sağlayabildiği “hegemonyayı” bugünkü çok yönlü kriz koşullarında, hem de tam olarak sağlaması mümkün değil. Burada sorun, iki belirleyici unsurun kesişmesi. Birbirlerini güçlü bir biçimde etkileyen etkileyen, ancak aynı zamanda kendi özerk dinamiklerine de sahip bu iki unsurdan biri ekonomik, diğeri siyasi. 

Ekonomi ve Politika…

Ekonomik unsur, kapitalizmin uluslararası bunalımıyla birlikte ele alınması gereken, onunla  sıkı sıkıya bağlı bir  “yerel kapitalist kriz.” Pek çok liberalimizin ve sosyal demokratımızın diline doladığı gibi, iktidarın iktisadi-siyasi politikalarıyla şiddetlense de,  öyle “demokrasi yokluğundan” falan kaynaklanmıyor. Zaten demokrasi de ekonomik gelişmenin olmazsa olmaz koşulu değil. Pek çok ülkenin kapitalist ekonomik gelişmesi, şiddetli emek sömürüsü, hak kayıpları ve görülmemiş bir gelir dağılımı eşitsizliği gibi koşulları sağlayan diktatörlükler sayesinde mümkün olabilmiş. 

2007-2008’de, on yıllardır süren dünya çapındaki bir “köpük partisinin” (meşhur finansal köpük!) ardından patlayan “küresel” bunalım, emperyalist sistemin artık yok farz edilen,ekonomik, siyasi, sosyal plandaki bütün çelişki ve çatışmalarını da hortlatarak etkisini icra etmeye başladı. Yaklaşık on yıl önce başlayan “Arap Baharı” bir yana son bir yıl içinde Sudan ve Cezayir’de başlayıp bugün bir ucu Latin Amerika’ya uzanan halk isyanlarının ortak nedeninin, yeryüzünde uzun yıllar boyunca emekçilerin hayatında ağır hasarlara yol açtıktan sonra çöküş sürecine giren küresel neoliberal ekonomik-sosyal düzen olduğu açıkça ortada. Türkiye’de yaşanan çok yönlü krizi, tek başına AKP iktidarının ve sonrasında yeni rejimin hatalarının sonucu olarak değil, bu bağlamda ele almak gerekiyor. (Eski rejim de ekonomik krizlerden muzdaripti!) Gerçekte Saray rejiminin ortaya çıkışı, elbette çeşitli dolayımlar üzerinden, bu krizin bir sonucu. Giderek artan bir borçlanma, kredi kartıyla kendini orta sınıf zannetme ve sosyal yardımlar yoluyla yıllarca idare edilebilen darlık ve yoksulluk, krizle birlikte yönetilemez hale gelmeye başladı.  “Piyasaların” (borsa, kurlar, faiz) çok ötesinde, kendini giderek artan kronik işsizlik, yayılan iflaslar,derinleşen yoksulluk vb. biçiminde ortaya koyan kriz, hem geçmişteki AKP’nin, hem de bugünkü rejimin bütün “hikâyesini” yerle yeksan etti. Toplumdaki memnuniyetsizlik arttı, iktidara destek erimeye başladı. Bu sürece, birbiriyle kesişen birden fazla kriz dinamiğinin yol açtığı bir rejim değişikliği süreci eşlik etti.

Bir Kriz Yönetimi Aracı Olarak Sopa!

Bilinen bir sözdür, “Havuç kısaldıkça, sopa uzarmış!” Ortaya çıkan çok yönlü iflas, iktidarı hem içeride, hem de dışarıda “yumuşak güç politikasından, şiddete dayalı politikalara, silahlı eylemlere yöneltti. Bu nedenle ekonomik eleştiri “terör suçu” kapsamına alındı. İşin kuralı bellidir: İktisadi yöntemlerle yönetemeyenler askeri-polisiye yöntemlere başvururlar. Bu rejim, iktisadi, toplumsal, politik bir krizinsonucu olmanın yanı sıra aynı zamanda bir kriz yönetimi biçimidir. Birilerinin beğenip beğenmemesinden bağımsız olarak iktidar, kendine has yöntemlerle, çoğu zaman “kırıp dökerek”, kimi zaman büyük sermayenin bir bölümünü de açıkça tehdit ederek, kendi varlığının da krizine dönüşmüş olan Türkiye kapitalizminin krizini çözmeye çalışmaktadır. İktidar, yerli ve uluslararası sermayenin talep ettiği “çözüm reçetelerini” tam olarak uygulaması halinde kaybedeceğinin farkındadır. Bu nedenle işi, batma noktasına gelmiş irili ufaklı sermayedarlara yönelik bir takım kurtarma paketleri, yandaş sermayedarlara kaynak aktarımları, emeğin kazanımlarına bir takım kısmi vuruşlarla, grev yasaklarıyla idare etmeye çalışıyor. Bu politika bir çözüm sağlamıyor. Aksine çürük sermayenin tasfiyesini sağlayacak “sermaye değersizleşmesini” engelleyerek krizin uzamasına neden oluyor. Kısacası iktidar bütün güç gösterilerine ve yenilmezlik iddialarına karşın bir çıkmazın içinde. 

Tarihsel Bir Gerçek..!

Krizler, sınıfsal çelişkileri şiddetlendirdikleri oranda sınıfsal konumları ve tercihleri de en açık biçimde ortaya çıkarırlar. Böyle durumlarda siyasi iktidarlar da, çoğu zaman “popülist” bir söylem kullansalar bile,  kendi toplumsal kimliklerini en açık biçimde ortaya koymak zorunda kalırlar. Tepemizdeki iktidarın karşı karşıya olduğu tarihsel gerçek budur. Bu, kapitalist bir iktidardır; siyasi yansımaları her ne olursa büyük sermayenin toplumsal iktidarını ve iktisadi çıkarlarını temsil etmektedir. Kriz bir gerçektir ve “Bonapartist” bir mantıkla, sermaye yanlısı bir programa sahip olup da  sanki sınıflar üstüymüş gibi “herkesi” aynı anda idare etme görüntüsünüsürdürmek giderek zorlaşmaktadır. 

Bu sermaye iktidarının, Türkiye kapitalizminin krizini çözme adına yapacağı her şeyin bedelini yine emekçiler ödeyecektir. Açığa çıkan eğilimler, rejimin emekçilerin desteğini daha büyük oranda kaybedeceğini, işlerinin daha da zorlaşacağınıgöstermektedir. (Bunların nereye yönelecekleri konusu ayrıca çok önemlidir.) Bu gerçeğin, iktidarın kendi “tehlikeli”gerçekleri ve de tarihsel bir kayıp korkusuyla kesişmesioranında hayat herkes için daha da zorlaşacaktır!

Uzlaşma ve tavizler, işin esasına ilişkin oldukları ölçüde Saray rejimi açısından teslim olma ve kaybetme anlamına gelecektir. Oysa iktidarın böyle “lüksü” yoktur. Bir giderse bir daha gelemeyeceğinin ve bunun, kurduğu rejimin ve temsil ettiği her şeyin sonu olacağını bilmektedir. Bu nedenle rejimin “esasa ilişkin” bir uzlaşmaya girmeyeceğini, girse bile bunun ancak bugünkünden daha tehlikeli ittifaklara yol açabileceğini ve en önemlisi dış politikasındaki zorunlu taviz ve uzlaşmaların acısını içeride çıkartacağını söyleyebiliriz… 

Kapitalist bir düzen altında, bu “çözüm” yöntemlerinden, başkalarına şu veya bu ölçüde birtakım paylar düşebilir. Ancak, kendi kurtuluşlarını sağlamak için harekete geçmedikleri sürece işçi ve emekçilerin payına acıdan ve yoksulluktan başka bir şey düşmeyeceği çok açıktır. Efendilerimiz uzlaşsalar da kendi aralarında uzlaşırlar, bizlerle değil.

Hakkı Yükselen

Göz atın

REJİM SORUNU KRİZE DÖNÜŞÜRKEN

Bütün bu olup bitenleri öncelikle bir rejim sorunu olarak ele almak gerekiyor.  Türkiye’nin rejim sorunu, …

BÜTÜN BUNLAR KİMİN İÇİN?

“Berat Bey’in İstifası” adlı yazıyı şöyle bitirmiştik: “Sorunun ekonomik boyutu elbette ayrıca bir analizi gerektiriyor. …