NORMALLEŞME TAKVİMİ Mİ SAVAŞ PLANI MI?

NORMALLEŞME TAKVİMİ Mİ SAVAŞ PLANI MI?

En yüksek makamın son günlerdeki açıklamalarından anladığımız kadarıyla iktidarın “eylem programı” şöyle:

Medya ve siyaset virüslerinin temizlenmesi

“Cehape” zihniyetinin tasfiye edilmesi

Başta barolar, meslek örgütlerinin kontrol altına alınması

Darbe meselesinin yeniden gündeme getirilmesi…

Bütün bunlar sadece gündemi belirlemeyi, bir gerileme döneminde kutuplaştırma yöntemiyle seçmen kitlesini yanında tutmayı, muhalefeti iyice baskı altına almayı, hatta erken bir seçimi amaçlayan birer söylemden mi ibaret?

RTE’nin dobralığı, söylemiyle eylemi arasındaki mesafenin kısalığı bilindiğine göre bütün bu maddelerin sadece siyasi bir söylemden ibaret olmadığını söyleyebiliriz. Evet, esas olarak bu bir eylem programı! Yani bu söylem, aynı öncekiler gibi “programatik” bir nitelik taşıyor. Bu nedenle, “normalleşme takvimi” başlığıyla açıklanan şeyi gerçekte bir “savaş planı” olarak değerlendirmek zorundayız.

Program, salgının iyice ağırlaştırdığı, milyonlarca insanın perişan olduğu bir iktisadi kriz döneminde iktidar kaybını engellemek amacıyla siyasi-toplumsal her türlü muhalefeti olabildiğince etkisiz hale getirmeyi, engelleri düzlemeyi ve yeni rejimi tahkim etmeyi amaçlıyor. Tabii, bu tür plan ve programların başarısı bir takım koşullara bağlı. Bir başarı garantisi yok. Bu esas olarak güç dengeleriyle, siyasi muhalefetin niyet, cesaret ve gücüyle, ezilen sınıfların bilinç ve örgütlülük düzeyiyle,  uluslararası ve bölgesel koşullar ve başka bir dizi unsurla ilişkili bir sorun. Yani ebedi iktidar planları yapanların, hele ki işlerin tersine döndüğü bir zamanda, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaları da mümkün!

Erken Seçim mi..?

RTE’nin söylemlerine bakarak bir erken seçim ihtimalinden söz edenler var. Erken seçim kararlarını Devlet Bahçeli’nin verdiği bir memlekette bu konuda bize elbette söz düşmez! Ancak yine de “iktidar önündeki normal süreyi erken bir seçime gitmeden tamamlayabilir mi?” sorusunu sorabiliriz. Bu sorunun cevabı, krizin gidişatına, bunun ekonomik sonuçlarına, bunların yol açacağı toplumsal hasarın boyutlarına, siyasi gelişmelere, rejimin iç çelişki, denge ve dinamiklerine bağlı. Ancak iktidar, ne zaman seçime giderse gitsin, özellikle İstanbul’daki belediye seçimlerinin tecrübesi ışığında, bundan sonraki bir seçimin sonuçlarını kendi haline, yani şansa bırakamaz!  En azından kendisi için kötü bir sonucun fiilen bir anlam ifade etmemesi için elinden geleni yapar!

Buradan yola çıkarak,  burjuva muhalefetinin, dönemi olabildiğince kazasız belasız atlatıp iktidarın kaçınılmaz biçimde yıpranması neticesinde, bir sonraki seçimleri kazanma hesaplarının (Tabii, eğer böyle bir hesapları varsa!) pek sağlam bir zemine oturmadığını söyleyebiliriz!

İktidarın, deklare ettiği “eylem programı”nı başarıyla uygulaması halinde, geriye en iyi ihtimalle “kâğıt üzerinde” bir muhalefet kalacağı için, seçimlerle ilgili bir endişesi de kalmayacaktır. Bütün bunlar, bugünden bakıldığında elbette, Türkiye için bile “akıldışı” ihtimaller olarak görülebilir; ancak burada, çok uzun zamandır başka türlü işleyen başka bir “akılla” karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır!

Yeni rejimin büyüttüğü tehlikeler; iktidarın gerçek korkuları!

Geçmişte bir krizle gelen bir başka krizle giderdi. Ancak artık farklı bir devirdeyiz; çünkü rejim değişti. Üstelik bu, hızla çürüyen bir rejim; bütün güç gösterilerine ve böbürlenmelerine rağmen derin bir özgüven kaybı yaşıyor. O şaşaalı günlerinden farklı olarak artık ileride elde edebileceği imkân ve çıkarlar için değil, bugün elinde olanları korumak ve ayakta kalabilmek için savaşıyor. Dolayısıyla vazgeçme,erteleme veya geri çekilme şansına sahip değil. Muhalefete düşemez. Bir giderse pir gider ve bir daha dönüşü olmaz! Bu durum öfkenin, endişenin, kötülüğün şiddetini artırıyor. Sorun artık mümkün olan her yolla ve araçla ayakta kalabilme ve rejimin korunmasıdır.

Salgınla birlikte şiddetini artıran ekonomik krizin iyice aleni hale getirdiği iflas durumu, geçmişteki bütün gerçek veya hayali üstünlük ve avantajlarını kaybeden iktidarın,  eldeki baskı araçlarına giderek daha çok başvurmasına yol açıyor. Ancak bunun sadece muhalifler için değil, iktidar açısından da tehlikeli yönleri var.

Bu tehlikelerden biri, böylesine yöntemlerin ters tepmesi, elde patlaması ihtimalidir ki, tarihte örnekleri vardır. Bu ihtimal, rejim saflarında gelecek endişelerine, korku, panik ve dağılmalara, taraf değiştirme vakalarına yol açabilir. (Nitekim yeni partiler bunun eseri.)

Bir diğer tehlike, bu tür araç ve yöntemlerin giderek daha yaygın biçimde kullanılması ve siyaseten “yeni normale” dönüşmesidir. Böyle bir durum rejim güçleri arasındaki çıkara dayalı rekabet ve çatışmalarızamanla daha ileri boyutlara taşıyıp “saray darbelerine” yol açabilir. Bu durum sadece muhalefet için değil, önceden kestirilemeyecek sonuçları itibariyle rejim için de tehlikeli ihtimallere gebedir.

Bir başka tehlike ise, bu yöntemlerin daha yaygın biçimde kullanılmasının yaratacağı kitlesel direnç ve bunun yol açabileceği reaksiyonla ilgilidir. Muhtemel birtakım protesto eylemlerine iktidar yanlısı paramiliter gruplarca “darbeyi önleme” gerekçesiyle müdahale edilmesi halinde “kamu güvenliği” ciddi biçimde tehlikeye düşecektir. Böyle bir gelişme, doğrudan sınıf mücadelelerinin de şiddetlenmesi halinde, bir noktada büyük sermaye ve devlet içinde duruma çeşitli araçlarla vaziyet etme eğilimini doğurabilir. Bizce iktidar bu durumun bilincindedir.

Yeniden gündeme getirilen “darbe” meselesi, sadece bir gündem değiştirme taktiği olarak değil aynı zamanda bu bağlamda ele alınmalıdır. Darbe sorunu, iktidar açısından bugün için görünürde “15 Temmuz Vakası” ekseninde ve bir ölçüde “soyut” bir biçimde gündemde tutulsa da, esas olarak önümüzdeki döneme ilişkin “somut” birtakım korkuları içermektedir. Başka bir deyişle, “darbe ve darbeciler” söylemi, bir tarafıyla kuşkusuz korkutma, gündem belirleme, taraftar kitlesini diri tutma ve muhalefeti savunma ve meşruiyet psikolojisine hapsederek pasifize etme amacı taşısa da bir diğer tarafıyla gerçek bir endişeye işaret etmektedir. İktidarın giderek her türlü muhalefeti “darbecilik” olarak görmeye başlamasının ve de Demokrat Parti ve Adnan Menderes konusundaki “alınganlığının” böyle bir yönü vardır.

İktidarın “darbe” mevzuunda giderek büyüyenkorkularının gerçek kaynağı, muhalefetin bir takım karanlık ilişki ve tezgâhların içinde olması değil, her şeyden önce kendi niyetleri, “eylem programı” ve “savaş planları”dır! 

Kördüğüm…

Bütün bu eğilim ve dinamikler Türkiye’yi giderek daha tehlikeli bir yola sürüklüyor. Ülkenin sorunları giderek bir “kördüğüme” dönüşüyor. Çok ciddi hasarlara yol açacağı belli olan yeni kriz dalgasının daha da karmaşık hale getireceği bu “kördüğüm” elbette bir biçimde çözülecektir. Ancak sorun, çözümün kimden geleceğidir. Bu aynı zamanda kapitalist krizin hangi toplumsal sınıfın çıkarlarına uygun biçimde çözüleceği ile ilgili tarihsel bir sorundur. Emekçilerin çözümüyle sermayenin çözümleri arasında dağlar kadar fark olacaktır. Unutulmaması gereken husus, kaybedenin bunun bedelini ağır biçimde ödeyecek olmasıdır…

İktidar bu yıkıcı krizi büyük sermaye leyhine çözmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle söz konusu olan bir “normalleşme takvimi” değil, bir “savaş planı”dır!

Hakkı Yükselen

Yazar Hakkında