Anasayfa / Dünya / LİBYA: BÜTÜN “DOSTLAR” DIŞARI!

LİBYA: BÜTÜN “DOSTLAR” DIŞARI!

Libya’da “kime ait olduğu bilinmeyen” savaş uçakları stratejik öneme sahip Vatiyye Hava Üssü’nü bombaladı. Olay Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Bilindiği üzere Türkiye bir süre önce ele geçirilen bu üssün kendisine verilmesini istiyor. (Ayrıca Sirte’de de “Mavi Vatan” kapsamında bir deniz üssü kurma peşinde.) Olayın faili konusunda rivayet muhtelif olsa da, baş şüpheli Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Ancak kim yapmış olursa olsun bombardıman, Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) verdiği doğrudan askeri destek karşılığında bu üssün kendisine devredilmesini isteyen Türkiye’ye yönelik ciddi bir uyarı. Haberlere göre Türkiye’nin üsse yerleştirdiği savunma sistemleri de isabet alınmış. Saldırının, Milli Savunma Bakanı Akar ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Güler’in Libya ziyaretlerinin hemen sonrasında meydana gelmesi olayın anlam ve önemini artırıyor. 

“Hiperaktif” dış siyaset!

Bilindiği üzere Türkiye, “hiperaktif”  bölge politikaları nedeniyle pek çok düşman kazandı. Fransa gibi emperyalist NATO’dan müttefikler bir yana, karşısındakilerin bir bölümü, Suudiler ve BAE gibi diğer “hiperaktif” ülkeler.  Aynı ittifak içinde Mısır da var. Mısır Devlet Başkanı, Vatiyye üssünün ele geçirilmesinden sonra UMH güçlerinin Türkiye’nin aktif askeri desteğiyle daha doğudaki, petrol açısından önemli Sirte-Cufra hattına yönelmesi üzerine, bu bölgenin “kırmızı çizgileri” olduğunu ve “Mısır ordusunun gerek duyulması halinde ülke sınırları dışında askeri bir görevde bulunabileceğini” açıkladı. Bu doğrudan Türkiye’ye yönelik bir açıklamaydı. Yani Türkiye ile Mısır arasındaki husumet, Rabia Meydanı’nın sınırlarını fazlasıyla aşmaya başladı. Türkiye’nin Mısır iç politikasına geçmişteki taşkın müdahalesi ve İhvancı tavrı, bugün Libya’da umulmadık sonuçlara yol açabilir. Çünkü Mısır rejimi, Libya’nın Türkiye destekli İhvancıların eline geçmesini büyük bir tehlike olarak görüyor.

Doğrudan savaş tehlikesi: Bir şey olmaz mı?

Soruna dahil olan diğer ülkelerin doğrudan veya dolaylı faaliyetlerine, emperyalizmin uğursuz rolüne, Libya’ya taşınan “devlet dışı” silahlı güçlerin işlerine, etkisi Libya sınırlarını epeyce aşan bölgesel çıkar çelişkilerine, bazı müdahil devletlerin iç politik ihtiyaçlarına bakıldığında “bir şey olmaz!” deyip geçilemeyeceği ortada. Burada ülkeler arasında Libya topraklarında yaşanabilecek bir savaştan söz ediyoruz. Genel kanı ülkedeki hasım yabancı güçlerin doğrudan savaşmayacakları, askeri mücadeleyi  “vekilleri” üzerinden yürütecekleri yönünde olsa da daha fazlasının olamayacağına dair bir garanti yok. Ülkeler arasında doğrudan bir savaş en birinci ihtimal olmasa da, arkasında durulan yerli ve taşıma unsurların sınırlı güç ve yeteneklerinin bütün teknik ve lojistik desteklere rağmen yetersiz kaldığı noktada “yardımcı ülkelerin” en azından hava ve deniz güçleriyle işe doğrudan karışma ihtimali yabana atılmamalı. Türkiye’nin “Libya’nın tek meşru gücü” olarak pazarlamaya çalıştığı UMH’nin kılığına girerek bazı petrol bölgelerini ele geçirmesi ve Libya’da kalıcı üsler elde etmesi halinde böyle bir savaş ihtimali büyük ölçüde artar. Böyle bir durumda bunu engelleyebilecek tek koşul, Türkiye’nin, bu durumu yönetebilecek büyük bir devletin desteğini alması ve Libya’da o devletin hesabına da iş tutmasıdır. Ruslarla uzlaşmaya dayalı Suriye türü bir geçici çözüm ise hâlihazırda çok daha fazla müdahil gücün olması nedeniyle zor görünüyor.

Bir kere aldı mı..!

Herkes, Vatiyye üssünün Türkiye’ye verilmesi halinde Türkiye’nin buradan bir daha çıkmak istemeyeceğinin farkında. Bu durum Saray rejimi tarafından tanımlanmış “milli çıkarlarımız”ın yanı sıra rejimin şifa bulmaz “beka sendromuyla” da ilgili! Saray’ın ve ortaklarının hedefi Vatiyye’yi ve olursa Sirte’de kurulacak deniz üssünü  (ve benzer yerleri) “Mavi Vatan” veya başka adlar altında rejimin kaleleri haline getirmek! Bu tür yerlerin bir kere alındıktan sonra bir daha verilmemesi rejim açısından bir ölüm kalım meselesi haline gelecektir.

Türkiye’yi yönetenler, çok sayıda iç ve dış dinamiğin tehlikeli biçimlerde kesiştiği ve durumun haliyle göründüğünden çok daha karmaşık olduğu bir bölgede yine “stratejik derinlik” sandıkları bataklıklara dalmaya başlamışlardır. Bir bölümü emperyalist ülkelerden oluşan irili ufaklı çok sayıda gücün dahil olduğu bir ortamda, büyük güçlere yönelik “denge oyunlarına” dayansa da gerçek bir dengeden yoksun, tek yönlü (askeri) ve olağanüstü ölçüde iç politikaya bağlı bir dış politikanın orta-uzun vadede kazasız belasız sürdürülmesi zordur.

Belalı bir yol ve İran’a öykünmek!

Kazayı kimse istemez ancak bazı durumlarda bela bilinçli olarak seçilen bir yoldur. Evet bu, saray rejiminin varlığını sürdürebilmek amacıyla seçtiği belalı bir yoldur. Bu politikanın “iç operasyon” boyutuna da geleceğiz, ama önce kısaca “dış operasyon” yönüne değinelim. Önceki yazıda da sözü edildiği üzere rejimin bir dönem düzensiz taktikler düzeyine düşen dış politikası, dünya dengelerinin de el vermesiyle kendi içinde stratejik bir düzen kazanmaya başladı. Bu büyük ölçüde tek yönlü, yeterli ekonomik, siyasi, ideolojik ve kültürel temellerden yoksun ve esas olarak askeri güce dayalı bir düzendir. Türkiye’yi yönetenlerin bölge politikaları, belirgin bir rekabet duygusu eşliğinde, zengin petrol kaynaklarına sahip İran’a öykünmektedir!  Evet bu, bazı bakımlardan İran tarzı bir dış politikadır. İran’ın bütün devlet gücüyle arkasında durduğu ve Kudüs Gücü gibi özel askeri organizasyonlarla yönettiği “Şii milisler” politikası, bir süredir, Suriye’de TSK denetiminde organize ettiği, silahlandırıp doğrudan maaşa bağladığı Sünni milisler vasıtasıyla Saray rejimi tarafından da uygulanmaya çalışılmaktadır. (Bunların bir bölümü Libya’ya taşınmıştır.) Ancak unutulmaması gereken, bunların aynı zamanda “acemi” ellerde patlayabilecek “bombalar” olduğudur!

Benzer bir durum siyasi düzeyde de geçerlidir. İran’ın doğrudan Şii hükümetler veya Şii unsurlar üzerinden yürüttüğü siyasi nüfuz politikasının bir benzeri Türkiye tarafından İhvancı hükümetlere ve diğer siyasi güçlere destek politikası olarak uygulanmaktadır. Saray çevresinin zaman zaman mezhepçi söylemlere başvurmasının önemli bir nedeni de budur. Bu İhvancılığın, rejimin bölgesel planda hegemonik birtakım hayallere kapılmasına yol açan geçmiş dönemdeki “ihtişamından” ve gelecek umutlarından pek bir eser kalmasa da bugün için yine de kullanılabilir bir yönü vardır. Bu politika, pek çok kişinin de ifade ettiği üzere Türkiye’ye artık “oyun kurma” imkânı vermese de “oyun bozma” imkânı vermektedir. İhvancılık, bugünkü haliyle, (yarınını bilemeyiz!) bir zamanlar çok daha büyük işler peşinde koşan Türkiye için bölgede bir şeyler koparma ve rekabet aracı olarak hâlâ işlevsel görünmektedir. İhvancılığın Suudiler, BAE ve Mısır tarafından sadece bölgesel değil, bir iç sorun ve tehlike olarak da algılanması, bu durumu güçlendirmektedir…

Akıldışı mı?

Pek çoğumuza “akıldışı” gelebilecek bu işlerin iktidarın gözüne nasıl göründüğünü tam olarak bilemeyiz! Ancak bu derece dış müdahaleci bir politika, denizaşırı topraklarda iç savaşlara karışıp petrol kaynaklarından pay kapmak, askeri üsler kurmak, siyasi denetim ve nüfuz alanları oluşturmak için girişilen mücadeleler, bölgedeki hemen herkesle düşmanlığa dayalı rekabet anlayışı yine de aşırı sayılabilir!  

Bu tür işler genellikle dünyada hızla yükselen; emperyalist, alt emperyalist veya Rusya gibi özel bir geçmişe, büyük doğal kaynaklara ve silah gücüne sahip devletlerin yayılma hesaplarıyla yaptıkları işlerdir. Yayılmacılık her zaman savaşı göze almayı gerektirir. Ancak savaşlar maliyetli işlerdir; askeri güç her zaman açık veya örtülü bir tehdit aracı olarak bir tarafta tutulsa da “yükselen güçler” pek çok işlerini öncelikle ekonomik, finansal, siyasi ve ideolojik-kültürel araçlarla yürütürler, askeri güç bunların tamamlayıcı unsurudur. Böyle bir bileşim olmadan bırakın emperyalist olmayı, “oyun kurucu” bir bölge gücü bile olunamaz!

Emperyalist olur muyuz?

Kendileri “kutsal” ve “insani” bir takım tanımlamalarla üstünü örtmeye çalışsalar da Saray iktidarının Türkiye’yi kendi çapında emperyalist bir güce dönüştürme hayali vardır. Emperyalizm, öncelikle yüksek ölçüde yoğunlaşan ve merkezileşen güçlü bir mali sermayenin (finans kapital) ülke sınırları içinde kabına sığamaz hale gelmesinin bir eseridir.“Yayılma” bunun sonuçlarından biridir. Denizaşırı topraklarda kurulan kara, deniz ve hava üsleri ve girişilen askeri müdahaleler ve bunların sürdürülebilirliği “normal” koşullarda, böyle bir altyapıyı gerektirir. Bu koşullar açısından bakıldığında Türkiye’nin durumu, yakın çevreye yönelik yayılmacılığın ötesinde “dört başı mamur” bir emperyalistleşmeye uygun değildir.

Elbette bunlar nihayetinde birer genellemedir. Uygun uluslararası koşullarda, dünya çapında bunalım ve altüst oluşların yol açtığı hegemonya boşluklarında dünya ekonomik ve siyasi hiyerarşisi içinde daha üst bir düzeye yükselmek isteyen, görece güçlü kimi devletler “dünya düzenini” de zorlayarak gerilimleri artırmak pahasına konumlarını ve pazarlık güçlerini yükseltecek teşebbüslerde bulunurlar. Saray rejimi altındaki Türkiye’nin pozisyonu budur. Bu durum, iktidarın mesnetsiz hayal ve heves dünyası, ülkenin ekonomik-mali gücünü ciddi ölçüde azaltan bir kriz ve rejimin kaderiyle aşırı ölçülerde iç içe geçmiş bir dış politika nedeniyle ülke için ciddi bir tehlike haline gelmiştir. Çünkü iktidarın hevesleriyle gücü ve imkânları arasındaki açı giderek artmaktadır. Bu nedenle, bugüne kadar büyük güçler arasındaki denge ve boşluklar sayesinde sürdürülebilen dengesiz dış politika çizgisi giderek büyük güçlerden birinin himaye ve gölgesini gerekli kılmaya başlamıştır. NATO ve ABD ile yakınlaşma eğiliminin hızlanma nedeni budur. 

Alt emperyalizm..? Neden olmasın!

Türkiye’yi yönetenlerin,  büyük güçlerin zaaf ve endişelerini kullanmaya dayalı hamleleri, bir süre sonra büyük güçlerin,Türkiye’nin zaaf, endişe ve yetersizliklerini kullanmalarına neden olmaktadır. Sonuç olarak, ülkenin bugünkü haline ve rejimin istikbaline ilişkin ihtimaller bir yana, en iyi koşullarda “yükselen bir güç” olarak Türkiye’ye düşecek rol, yeterli ve uygun görülmesi halinde, bir büyük emperyalistin destek ve gölgesinde “alt emperyalist” (bir nevi taşeron!) bir güce dönüşmektir; elbette zaman zaman kararsız ve belirsiz haller alsa da verili bir dünya düzeninin ve emperyalizmin âli menfaatlarının sınırlarını aşmamak şartıyla! Güçleri birbirine karşı kullanmaya dayalı denge ve şantaj politikasının sonsuza kadar sürdürülebilmesi mümkün değildir.

Milliyetçilik, militarizm, yeni müttefikler ve ötesi..!

İktidar, iç politikasına aşırı ölçüde bağımlı hale getirdiği dış politikası, özellikle de sınır ötesi ve denizaşırı askeri müdahale ve yayılma politikaları üzerine konuşulmasını “milli menfaatlar ve devlet sırları” gerekçesiyle yasaklama yoluna gitmektedir. Bu tutuma zorunlu bir militaristleşme süreci eşlik etmektedir. Zaten “beka, iç ve dış düşmanlar” vb. söylemlere dayalı bir politikanın militaristleşmeye ve yasaklamalara yol açmaması düşünülemez. Dini- fetihçi görüntüler altında yürütülen bu milliyetçilik, iktidara yeni müttefikler kazandırırken aynı zamanda rejimin, muhalefetin önemli bir bölümünü pasifize etmesini de sağlamaktadır. Saray, Türkiye’de pek çok “muhalifi” bu milliyetçi söylem sayesinde burunlarından tutup istediği yere sürükleyebileceğinin farkındadır. Ortada yine de bir sorun vardır. Böyle bir ortam Türkiye’deki bazı organize-militarist milliyetçi çevrelerin,  kendi plan ve projelerini uygulayabilmek için iktidarın etrafında toplanmasına imkân vermektedir. Bunların asıl amacı kendi güçleriyle yapamayacakları işleri iktidarın gücüyle gerçekleştirmek ve uygun koşullarda iktidarı ele geçirmektir. (RTE de bunun farkındadır.) Ayrıca bu çizgi askeriyenin yeniden özerk bir denetim gücüne dönüşme ihtimalini de büyütmektedir. Ülkenin beka ve güvenliğinin yabancı ülke topraklarındaki askeri harekâtlara, deniz ve hava üslerine bağlanması, milli çıkarlar gerekçesiyle girişilen sınır genişletme işleri ve bu tür bir militaristleşme Türkiye’nin kolayca taşıyabileceği yükler değildir, ancak rejim yine de denenmek zorundadır. Çünkü asıl amaç, her ne pahasına olursa olsun bu otokratik rejimi ayakta tutmak ve sürekliliğini sağlamaktır.

Bir oto-finansman yöntemi olarak…

Rejimin denemeye çalıştığı, savaşın kendi masraflarını çıkarması, kendi finansmanını sağlaması (oto-finansman!) yönteminin kaçınılmaz sonucu başka ülkelerin ve halkların kaynaklarının yağmalanmasıdır. Ancak, çok sayıda ülkenin dahil olduğu paylaşım savaşları savaşan güçlerin tamamına böyle bir imkânı sağlamaz. Bu nedenle pek çok ülke “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olur!” Bunun da bedelini halklar öder. Kazançlar ise her daim, daha önce de kazananların cebine akar. Yani içeride kimler kazanıyorsa dışarıda da onlar kazanır. Bütün bunlar,  efendiler kazansa da kaybetse de savaşların bedelinin ülkelerin yoksul emekçileri tarafından ödendiğini gösterir.

Libya, çürüyüp neo-liberalleşen bir baskı rejimini devirmeye yönelik özgürlükçü halk hareketini, bir devrime dönüşmedenen başından engellemeyi amaçlayan bir NATO harekâtıyla, muhalif kılığına girmiş bildik burjuva güçlere teslim edilip büyük bir yıkıma uğratılmıştır. Birçoğu Kaddafi döneminin yöneticilerinden oluşan emperyalizm işbirlikçisi neo-liberaller (Bir zamanlar başlarını Seyfülislam Kaddafi çekiyordu!) yine Kaddafi döneminin bakanları, yüksek rütbeli subayları, taraf değiştirmiş kabile güçleri, savaş ağaları ve her cinsten selefi İslamcı çeteler, ülkeyi tam bir kaosa sürüklemiştir. Bu işte Türkiye’yi yönetenlerin de çok büyük payı vardır. İlk başta “Libya’da NATO’nun ne işi var?”  diye sorup sureti haktan görünenler çok kısa sürede Libya’ya yönelik “insani” emperyalist saldırının başlıca ortaklarından biri haline gelmiştir!  

Hepsi birer “dost” kılığına bürünmüş yabancı güçlerin ülkedeki varlığının Libya halkının çıkarlarıyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Hepsi Libya’yı parçalamak pahasına pay kapma peşindedir. Libya için tek kurtuluş yolu Türkiye dahil bütün yabancı “dostların” ülkeyi terk etmeleri ve Libyalı emekçilerin öz örgütlenmeleri temelinde ülkelerinin geleceğini ellerine almalarıdır. Her iki dönemde de baskı altında tutulan Libyalı emekçilerin bağımsız bir örgütlenmeden ve devrimci bir siyasi önderlikten yoksun olmaları nedeniyle böyle bir alternatifin gerçekçi olmadığı söylenebilir. Ancak tüm zorluklara rağmen Libya için tek gerçekçi çözüm budur. Tarihsel-toplumsal sorunların, güçlüklerin, nesnel ve öznel engellerin, sınırların elbette farkındayız. Zaten Arap devrimleri dalgası da bazı şeylerin hâlihazırdaki sınırlarını ortaya koymuştur.  Ancak Sudan, Lübnan ve benzeri örnekler, bölgede Libyalı emekçileri de etkileyecek yeni bir devrimci dalganın yükselebileceğini göstermektedir. 

Hakkı Yükselen

Göz atın

REJİM SORUNU KRİZE DÖNÜŞÜRKEN

Bütün bu olup bitenleri öncelikle bir rejim sorunu olarak ele almak gerekiyor.  Türkiye’nin rejim sorunu, …

BÜTÜN BUNLAR KİMİN İÇİN?

“Berat Bey’in İstifası” adlı yazıyı şöyle bitirmiştik: “Sorunun ekonomik boyutu elbette ayrıca bir analizi gerektiriyor. …