Anasayfa / Politika / Güvensizlik ve Güvencesizlik Kıskacında..

Güvensizlik ve Güvencesizlik Kıskacında..

Toplum mühendisliği iktidarların çok sevdiği bir kavram. Yeri geldiğinde ideolojik üstünlüğünü perçinlemek, yeri geldiğinde korkudan beslenmek için kullanışlı hale getiriliyor. Nedir bu toplum mühendisliği? En basit anlamda; bireylere iktidar tarafından dayatılan ya da sunulan ideolojinin bir biçimde kabul ettirilmesidir. Kavram, kitlelerin ve sınıfların bilincini, iradesini çoğunlukla hiçe sayan ve iktidarın gücünü olduğundan fazla yüceltmesi ve fazla mekanik olmasıyla eleştirilse de iktidarların toplumu şekillendirmek için bu metotları kullandıkları yadsınamıyor.

Bugün Türkiye’de nasıl bir toplumda yaşıyoruz? Bunun için önce şuna değinmek gerekir, bugün Türkiye’de nasıl bir toplum inşa edilmek isteniyor ve bunun araçları nelerdir?

Toplumlar hiçbir zaman kalemle çizilen sınırların içinde yalıtılmış bir biçimde şekillendirilemez. Bugün Türkiye’de olan bitenleri Brezilya’da, ABD’de, Hindistan’da olanlardan bağımsız okumak ahmaklık değilse, basite kaçmak olacaktır.

Nasıl bir dünya..

Covid-19 salgınının patlak verdiği dönemde birçok kişi yeni bir dünya kurulacağını ve azımsanmayacak sayıda insan da kurulanın eskisinden daha iyi olacağını belirtmişti. Bu yazılara ilgi ilk başta çok fazlayken, zaman geçip gerçekler önümüze serilince,  hem bu yazılara ilgi, hem de yazıların sayısında da çok ciddi bir azalma yaşandı. 

Daha ılımlı, daha yeşil ve daha insani bir kapitalizmin gerçek olamayacağını bunun kapitalizmin doğasına aykırı olduğunu daha önceki yazılarımızda ve Youtube’daki Kırmızı Gazete yayınlarımızda çokça konuştuk. 

Bütüne baktığımızda, sermayenin dizginsiz hâkimiyetinin yıkıcı sosyo-ekonomik ve politik etkileri, 2008 Krizi’yle daha da hızlanan ve 2020 küresel krizi ile zirveye ulaştığı bir süreçte bütün dünyada “yeni-Bonapartist” gericilik dalgasının hız kazandığını söyleyebiliriz. Bugün Filipinler’den başlayarak, Hindistan, Rusya, Türkiye, Macaristan, İtalya, Polonya, Brezilya ve hatta bir ölçüde Trump Amerikası’nda bu tür bir rejimin çeşitli aşamalardaki örneklerini görmekteyiz. Bu tür rejimler, kendi iç dönüşümleriyle veya neden oldukları toplumsal-politik sonuçlarla daha “geleneksel” Bonapartist rejimlerin hatta faşizmin yolunu açma potansiyeline sahiptir.

Bize düşen

Hakkı Yükselen, gazetemizde yer alan Açılışından 1483 Yıl Sonra: Yeni Bir Dönemin Başlangıcında Ayasofya Meselesi başlıklı yazısında Türkiye rejimini şöyle tanımlıyor: “Dışa dönük askeri müdahaleler, yayılmacı hedefler ve savaş tehditleri, rejimin, aynı zamanda içeride de militaristleşmesinin, baskıcı ve “iç savaşçı” bir nitelik kazanmasının tamamlayıcı parçalarıdır. Dış politikanın neredeyse salt askeri bir hal almasıyla iç politikanın giderek salt polisiye bir hal alması arasında sıkı bir ilişki vardır.  

Sonuç olarak “yeni-bonapartist” rejim kendi “normallerini” de hızla aşarak bir “yeni normale” yönelmektedir. Toplumsal ve siyasi olarak geriledikçe gericileşmesinin, en gerici sermaye ve sembollerini ortaya sürmesinin, en gerici kesimlere oynamaya başlamasının nedeni budur. Yaşananların basitçe “gündem oyunları” olmadığını, aksine rejimin gidişatına, iç dönüşümüne ve “finaline” ilişkin veri ve işaretler olduğunu söylemeliyiz.”

Yeni normalin iç dönüşümü gereği, iktidarla toplum arasındaki ilişki iki boyutta şekilleniyor: güvensizlik ve güvencesizlik. Dışarıda hiperaktif ve saldırgan bir politika izleyen Saray Rejimi içerde direksiyonu iç savaş rejimine doğru kırıyor. 

AKP iktidarının bir dönem Türkiye burjuvazisini mest ettiği “istikrar” kavramı artık neredeyse hiç kullanılmıyor. Giderek daha baskıcı bir karakter kazanan rejim için toplumun kırılganlığı vazgeçilmez bir değer kazanıyor.

Devlet baskı ve zor gücü olarak kullandığı sağ elini güvensizlik temelinde masaya indiriyor. Çoklu baro uygulaması gibi savunmayı bölen fişleme uygulamaları, her gün en az 3 kadın en yakınlarından şiddet görürken İstanbul Sözleşmesi’ne saldırılar, TCK 103’ü tartışmaya açarak çocuk istismarının meşrulaştırılması, muhalefete ve basına yönelik artan baskı ve tutuklamalar, yeni güvenlik soruşturma tasarıları, Kürt siyasetinin görünmez kılınıp, tamamen yok edilmeye çalışılması, sosyal medyaya yönelik sansür yasa tasarıları bu güvensizlik ortamının iktidarın gizli değil apaçık gündemi olduğunu gösteriyor.

Diğer yanda diğer eli ile hedefi, krizi aşma yönünde emek cephesinin tarumar edilmesi. Kıdem tazminatına yönelik saldırılar hepimizin malumu. Bu cephedeki saldırılar henüz tam ivmesini kazanmamış durumda. Şimdilik kıdem tazminatını gasp etmeyi erteleyen iktidar torba yasayla işten çıkarmayı yasaklama adı altında çalışanları günlük 39 liraya mahkûm etmiş durumda. Türkiye’de bugün her 4 kişiden 1’i işsiz. Bu sayıya salgın etkisiyle 7-8 milyon kişinin daha katılabileceği görünüyor. Gençlerde bu oran çok daha fazla. 

Çalışanlar için de durum hiç iç açıcı değil. Yalnızca 2019’da 1736 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. En son Sakarya’da Müsiad Sakarya Şube Başkan’ına ait havai fişek fabrikasında bilinen rakamla 7 işçi hayatını kaybetti, 100’ün üzerinde işçi de yaralandı.

Türkiye toplumunun, dünyanın birçok yerinden ayrışmadan, güvencesizlik ve güvensizlik kıskacında olması alt yapısal ve üst yapısal boyutta krizin ne denli yakıcı olduğunu gösteriyor. Marx’a göre alt yapı üst yapıyı belirler. Şöyle söyler Marx: “insanlar toplumsal üretim işinde, zorunlu ve iradelerinden bağımsız olan belirli birtakım ilişkilere girişirler; bu üretim ilişkilerini, üretim ilişkilerinin toplamı da toplumun ekonomik yapısını meydana getirir. Işte toplumsal bilincin belirli biçimlerini karşılayan kanun ve politik üst yapılar hep bu gerçeklik, hep bu gerçek temel üzerine kurulmuştur. Maddi hayattaki üretim biçimi politik tinsel yani manevi toplumsal oluşumların genel karakterini belirtir. Insanların bilinci geçim yolunu belirtmez, tam tersine geçim yolu onların bilincini belirler.

İşçiler hem güvencesizliğe hem de güvensizliğe mahkûm edildikleri bir toplumda yaşamak durumunda. Fakat bakıyoruz ki çareler Z Kuşağı, AKP’li, patronlu “masalar”da aranıyor. Oysa işçilerin, gücünü üretimden alan, yaşamak için emeğini satmak zorunda kalanların yönetmediği hiçbir masa ya da toplumsal grup bu karanlık tablodan bir çıkış bulamaz.

Aslı Sevim

Göz atın

REJİM SORUNU KRİZE DÖNÜŞÜRKEN

Bütün bu olup bitenleri öncelikle bir rejim sorunu olarak ele almak gerekiyor.  Türkiye’nin rejim sorunu, …

BÜTÜN BUNLAR KİMİN İÇİN?

“Berat Bey’in İstifası” adlı yazıyı şöyle bitirmiştik: “Sorunun ekonomik boyutu elbette ayrıca bir analizi gerektiriyor. …