Anasayfa / Dünya / Lübnan’da Neler Oluyor ?

Lübnan’da Neler Oluyor ?

Dinler, mezhepler ya da etnik gruplar arasında yaşanan kavgalar yönetici sınıflar için hep asıl çelişkinin görülmesini engellemek için kullanılmıştır. “Milli Birlik”, “Ulusal Mutabakat”, “Aynı Gemide Olmak” söylemleri iktidarın emek-sermaye çelişkisinin önüne koyduğu bir settir. Bu set yoksul kitlelerde sınıf bilinci oluşmamasında önemli rol oynar.

Geçmişten bugüne kaynayan kazan Ortadoğu. Üstelik dünyada dini-etnik mezhepçi ayrışmanın en yoğun olarak yaşandığı bölgelerden biridir. Bir yüzyılı aşkın bir zamandır bölgedeki emperyalistler ve sermayedarlar için siyasi güç dengeleri değişse de emekçiler için ne yazık ki sonuç değişmiyor.

Başlangıç

Bugünkü Lübnan’ın da bulunduğu coğrafyanın haritası birinci dünya savaşından sonra yeniden şekillenmeye başlamıştır. Savaşın sonucunun belirginleşmesiyle birlikte emperyalist devletler, bölgede oluşan yeni pazarlar için pazarlıklara başlamıştır. 1916 yılında Fransa ve İngiltere arasında imzalanan Gizli Sykes-Picot Anlaşması ile bugünkü Irak, Suriye, Hatay ili ve Lübnan’ı da içine alan coğrafyada Fransız ve İngiliz himayesinde bir manda bölgesi oluşturulması planlanmıştır. Emperyalist devletler yeni pazarları paylaşmak için zaman kaybetmemişlerdir. Sykes-Picot anlaşmasına göre, bugünkü Lübnan’da Hıristiyanların yoğun olarak yaşadığı bölgeyi de içine alan Suriye’nin kıyı kesimiyle Adana, Antakya ve çevresi Fransa’ya verilecek. Basra ve Bağdat şehirleriyle Hayfa ve Akkâ liman bölgeleri İngiltere’ye bırakılacaktı.

Sykes-Picot anlaşmasının gizli ortağının Rusya olduğunu, anlaşmadan önce bölge haritası için Rusya’dan onay alındığını, Bolşeviklerin iktidarı almalarından hemen sonra 23 Kasım 1917’de bizzat Troçki tarafından tüm dünyaya Izvestia ve Pravda gazetelerinde ayrıntıları ile yayınlanarak ifşa edildiğini hatırlatarak başlamak istiyorum.

Sovyet devrimi anlaşmanın uygulanmasını geciktirmesi ve Arap milliyetçiliğinin de etkisi ile Suriye’de 1918-1920 döneminde Araplar kısa bir bağımsızlık dönemi yaşamışlar. (1914-1920 arasında savaşla birlikte bölgede yaşanan gelişmeler bu yazının esas amacı olmadığı için daha fazla ayrıntıya girmeyi tercih etmiyoruz). Savaşın sonunda Osmanlı hâkimiyetinden çıkan bölge, Milletler cemiyeti desteğiyle bugünkü Antakya, Suriye, Irak ve Lübnan’ı da içine alan coğrafyada Fransızların himayesin bir manda devletine dönüştü. (Resmi kuruluş Temmuz 1922 yılıdır) Milletler cemiyeti Fransa’nın bölgedeki manda yönetimi ile ilgili şu kararı almıştır: ‘‘Fransa manda bölgesinde kendi çıkarlarını gözetmemeli ve diğer büyük devletlerin zararına olacak şekilde Fransa’nın yararına gümrük vergileri koymamalıydı” . Alınan bu karar, milletler cemiyetinin sınıf karakterini göstermesi açısından önemlidir. Bu kararı cemiyetin, bölgenin emperyalist devletler arasında “kardeşçe” paylaşılmasını istediği şeklinde yorumlayabiliriz.

Fransızlar, manda coğrafyasında yükselen Arap milliyetçiğinin,  Arapların geçmişte bağımsızlık denemeleri olduğu ve oluşabilecek bağımsızlık hareketlerinin Kuzey Afrika sömürgelerini etkilememesi için engellemek istemiştir. Yöntem olarak bölgedeki her azınlığı desteklemiş, bölgeyi birden fazla idari yapıya bölerek Arap nüfusun siyasi birliğini engellemeye çalışmış,  bu yöntemler ile Arap milliyetçiliğinin etkisini kırmak istemiştir. Hristiyan Marunilerin nüfus olarak yoğun olduğu Beyrut ve çevresinde Lübnan Devletini, Latakya ve Tartus çevresinde Alevi Devletini, Suwayda Çevresinde Durzi Devletini, Halep devletini ve Şam devletini bu dönemde oluşturmuşlardır. Fransa 1922 yılında Şam, Halep ve Alevi devletlerini birleştirilerek yeni bir Suriye federasyonu oluşturulmuştur. Bu süreç 1925 yılında Şam, Halep ve Antakya’nın birleştirilerek Suriye devletini oluşturmasıyla yeniden şekillenmiştir.

Marunilerin yoğun olarak yaşadığı “Cebel-i Lübnan”ın bölge pazarına batı sermayesinin giriş limanı olması, hem dini hem de kültürel olarak yakınlık, Marunilerin Fransızlar tarafından ayrıcalıklı konumda tutulmalarını sağlamıştır.  Bu ayrıcalık hali diğer etnik gruplardan Dürzilerin 1925 yılında isyan etmesine sebep olmuş, Arap milliyetçilerle birleşerek Fransız yönetimindeki Şam’a saldırılar düzenlemiş hatta kısa süreli de olsa Şam’ı işgal etmeyi başarmışlardır. Fransızlar isyanı çok sert bastırmışlardır.

Anayasal Yarı Cumhuriyete doğru

23 Mayıs 1926 yılında Anayasanın kabulüyle ülke Lübnan Cumhuriyetine doğru dönüşecek ve rejimin karakteri belirlenecekti. Fransızlar bu anayasa ile bölgede kişisel hak, özgürlük ve eşitliği anayasal olarak güvence altına almışlar, ancak hükümet yapısı ve idari görevler belirlenirken dini-mezhepçi ve etnik bir dağılım yapılmıştır. Anayasanın 9. Maddesi medeni hukuk için dini grupların kendi hukuk sistemlerini esas kabul ederken, 10. madde her dini gruba “genel sistem ile” ters düşmemek üzere kendi eğitim kurumlarını var etme hakkı da tanıyordu. Anayasada yer alan kişisel hak ve özgürlüklerin ile dini-mezhepçi ve etnik ayrıştırma, burjuva hukukunun kendisi ile çelişmektedir. Ancak Fransızların bölgeyi kontrolünde tutmak için bilinçli olarak bu çelişkiyi sürdürdüğü açıktır. Bu maddelere baktığımızda Lübnan’da bugün yaşanan dini mezhepçi siyasi temsilin 1900’lerin başından beri aynı şekilde devam ettirildiğini söyleyebiliriz.

“Bağımsızlık”

Bölgede Fransız himayesinin başladığı 1920 yılı ile Nazi Almanya’sının Fransa’ya savaş açtığı 1940 yılına kadar Fransa bölgedeki Müslüman Araplara ve Dürzilere baskıcı ve dışlayan bir politika uygulamıştır. Bu yıllar arasında Avrupa’da yükselen faşizm dalgasından etkilenen Hristiyan Maruni bir grup tarafından 1936 yılında İtalyan ve İspanyol faşistleri örnek alınarak Ketaib Partisi ya da Lübnan Falanjistleri kurulmuştur.  Ketaib Partisi kuruluşundan 1943 yılındaki bağımsızlığa kadar tipik millici bağımsızlıkçı bir tavır sergilemiştir. Bu dönemde Ketaib partisinin militan Falanjist karakteri tam olarak ortaya çıkmamış sağ popülist politikalar izlemiştir.

Bağımsızlığın kazanıldığı 1943’ten 1990 yılına kadar Lübnan’da siyasi temsil “Ulusal Pakt” anlaşmasına göre belirlenmiştir. Bu anlaşmaya göre Lübnan meclisinde Hıristiyan ve Müslümanların temsili belirli kurallara göre belirlenmiştir.

Ulusal Pakt ile belirlenen siyasi güç paylaşımına göre Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında 6/5 oranı siyasi ve idari makamların dağılımında esas oran kabul edilecekti. Üç önemli makamdan, cumhurbaşkanlığı Marunilere, başbakanlık Sünnilere, Meclis Başkanlığı ise Şiilere bırakılacaktı. 1926 Anayasası ve 1943’teki Ulusal Pakt ile belirlenen dini-mezhepçi ve etnik grupçuluğa dayalı siyasi temsil mecliste 99 milletvekilliğinin 30’un Maruni, 20’sinin Sünni, 19’unun Şii 11’inin Rum Ortodoks, 6’sının Rum Katolik, 6’sının Dürzi, 4’ünün Ermeni Ortodoks, 1’inin Ermeni Katolik, 1’ inin Protestan ve 1’ inin ise diğer azınlıkları temsil etmesini sağlamıştır.. 

Krize doğru

Avrupa’da faşizmin 1930’lardan savaşın bitimine kadar Yahudilere uyguladığı soykırım sebebiyle, Yahudi toplumunun Filistin’e toplu göçü bölgeyi tekrar hareketlenmiş, 1947 yılında Filistin’in Yahudi ve Arap iki devleti olarak ikili yapıya geçişi Hıristiyan Maruniler ile Müslüman Araplar arasında siyasi gerginliğin artmasına sebep olmuştur.

Bu yaşanan siyasi gerilimin üstüne 1952 yılında bağımsızlıkçı Arap milliyetçisi Nasırın Mısır’da darbeyle iktidarı alması, 1956 yılında yaşanan Süveyş Kanalının millileştirme hamlesi, Fransa ve İngilizlerin Nasır’a savaş açmaları, bu savaşta Lübnanlı Arapların Nasır tarafında yer alırken mevcut Lübnan yönetimin ve Hıristiyan Marunilerin Fransa hükümetine desteği gibi gelişmeler nihayetinde 1958 yılında Lübnan’da siyasi krizin patlak vermesine sebep olmuştur.

Mevcut Lübnan yönetimi “Birleşik Arap Cumhuriyeti”ni ilan eden Mısır ve Suriye ile birleşmek isteyen Arap milliyetçilerini engellemek için ABD’den yardım istemiş ve 1958 de Lübnan ABD müdahalesini talep etmiştir. Bu talebin arka planı aslında 1950’lerden itibaren Lübnan’da başlayan Liberalleşme sürecidir. Özellikle “bankacılık ve anonim şirket” kanunlarına getirilen “gizlilik” kuralları, vergi avantajları batılı sermayedarlar için Lübnan’ı bir çekim merkezi haline getirmiş, bunun sonucunda ülkeye gelen yabancı sermaye Lübnan ekonomisinin önemli bir kısmını kontrol eder olmuştu.  Ayrıca Nasırcılık ve Baasçılıktan kaçan Arap sermayesi için de Lübnan sığınacak liman olmuştu. Uluslararası sermaye tabii ki böyle bir pazardan vazgeçmek istemezdi. Nasırcılık, Baasçılık, Sovyetlerin etkisi, Lübnan’da dini-mezhepçi ve etnik siyasi yapılardan bağımsız bir hareket iddiasıyla ortaya çıkan laik, “İlerici Sosyalist Parti”nin güçlenmesi Lübnan için ABD müdahalesini gerekli kılmıştır. Aslında bu müdahaleyi Lübnan’ın bağımsızlığını korumaktan çok, Lübnan’ın kapitalist kampa kalmasını garanti altına alınması şeklinde yorumlayabiliriz.

Ayrışmalar Başlıyor

Lübnan ekonomisinin hızlı değişimi ve kapitalistleşme tüm sınıflara aynı şekilde yansımamıştır. Bu dönemde nüfusun en üstteki % 4’lük kesimi Lübnan milli gelirinin % 32’sini alırken, gelir düzeyinin en altındaki % 50’si sadece milli gelirin % 18’ini paylaşarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyordu. Bu süreçte hem bölgeler hem sınıflar hem de dini gruplar arasındaki farklılıklar hızla artmış. Özellikle Beyrut ve çevresi “özellikle Hıristiyan Maruni” bölgesi hızla gelişirken, Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgeler bu büyümeden yeteri kadar yararlanamamıştır. 1974 yılına ait bir veride nüfusun beşte birini oluşturan Güney Lübnan devlet bütçesinden %1 bile pay almadığı belirtiliyor.

İleride iki ana kampı oluşturacak Arap milliyetçileri ile Lübnan milliyetçilerinin Lübnan algısı birbirine tamamen zıt idi. Araplar Lübnan’ı Arap toplumundan bağımsız bir yapı olarak görmüyorken. Lübnanlı milliyetçiler ise Batı desteğini Arap toplumundan kopuş için bir şans olarak nitelendiriyorlardı. 1958 ABD müdahalesinden 1970’lere kadar olan süreçte Lübnan’da var olan siyasi aktörler kısmen denge politikası izlemeye çalışmışlar ancak bunda başarılı olamamışlardır.

Dönemin Cumhurbaşkanı Şahab(58-64) ve ardından gelen Helu(64-70) Nasır’ın Lübnan’daki etkisini kontrol altına tutabilmek için Nasır ile iyi ilişkiler kurmuştur. 1964 yılında FKÖ nün kuruluşu var olan gerilimi iyice tırmandırmıştır. Ardından İsrail devletinin kuruluşu ile başlayan Arap-İsrail savaşı, İsrail’den Lübnan’a toplu Arap göçüne sebep olmuştur. Arapların Lübnan’daki varlığı giderek artmıştır. Özellikle 1969 yılında FKÖ ile Lübnan arasında imzalanan antlaşma ile FKÖ militanlarının Lübnan’ın güneyinde bulunma ve İsrail’e saldırma olanağına sahip olması gerilimi daha da arttırdı.

Bu gelişmeler ile birlikte kuruluşunda sağ popülist politikalar izleyen Falanjist Ketaib Partisi gerçek kimliğini ortaya çıkartmış ve silahlı milis kuvvetleri oluşturmaya başlamıştır. Bu etki kendi tepkisini yaratmış, Şii’ler FKÖ içinde silahlı eğitime başlamıştır. Şii’lerin FKÖ içinde silahlı mücadeleye katılması daha sonra Hizbullah’a giden sürecin ilk başlangıcı olan Emel hareketini yaratacaktı. 1971 yılında FKÖ’nün kamplarının Ürdün yerine Lübnan’a yerleşmesine ve İsrail’e saldırılarını Lübnan üzerinden yapması için üs haline getirmelerine sebep oldu. Yine ayrıca bu dönemde İsrail Lübnan’da bulunan Filistin kamplarına fiili saldırıları Lübnan içinde gerginliğin iyice tırmanmasına sebep oldu. Bu yaşanan gelişmeler 60’ların sonundan beri silahlı milis kuvvetleri oluşturan Falanjist Ketaib Partisi ile FKÖ gerillaları arasında 1974 te silahlı çatışmalar yaşanmasına sebep oldu. Bu süreç Lübnan’da iç savaşa giden süreci başlatmıştır.

EMEL in ortaya çıkışı

Güney Lübnan’ın Lübnan ekonomisinden oldukça az pay aldığını yukarıda belirtmiştik. Şiiler daha çok Güney Lübnan’ın iç kesimlerinde dağlık ve verimsiz bölgelerde yaşıyorlardı. Lübnan’da kapitalizmin gelişmesi, Şiilerin en büyük gelir kaynağı tütüncülükte tekelleşmeye sebep olmuş, toprak ağalarının Şii köylüleri üzerindeki baskısını daha da arttırmış, zaten fakir olan Şiiler gün geçtikçe daha da fakirleşmeye başlamış, bu fakirleşme mülksüzleşmeye sebep olmuş, mülksüzleşen Şiiler şehre göçüp burada proleterleşmişlerdir.  Yaşanan bu göç süreci1960’lı yıllarda Beyrut’ta Şii gettolarını oluşmuştur.

“Sol ve anti emperyalist söylemleri ile FKÖ ve diğer sosyalist yapılar gettolarda yaşamaya mahkûm edilmiş Şiiler için sefaleti ve toplumsal yapıyı değiştirme umudunu temsil ediyordu. Lübnan’da var olan ve Maruni-Sünni rekabetine karşı “ezilen Dürzi-Şii kesim “sol” fikirleri benimsemekte hiç zorlanmadılar. Şiiler, daha önce Dürzi Kemal Canpolat tarafından kurulmuş laik “İlerici Sosyalist Parti” ile doğal bir ittifak kurdular ve “Lübnan Milli Hareketi’nin” önemli bir parçası oldular.

Böyle bir siyasi-toplumsal durumda 1928’de İran’da doğup eğitim almış, daha sonra Lübnan’a gelerek yaşadığı Tire kentinde uyguladığı sosyal projelerle siyaset sahnesinde adını duyurmaya başlamıştır Sadr. Din adamı olmasına rağmen modernist bir din anlayışına sahip olması başlangıçta onun bir radikal olarak görülmesinden çok bir reformcu olarak algılanmasını sağlamıştır. Sadr, mücadelesini Lübnan’da Şiilerin eşitlik ve adalet talepleri hattından kurup, diğer yandan Lübnan’daki siyasal ve sosyal yapının eşitsizliğini ön plana çıkartıyordu. Bunun yanında Şiiler arasındaki Şii toprak ağaları olan Zaimler ile açıktan mücadele etti. (Bu mücadele ile 1973 yılında 19 kişilik Şii milletvekilinin 13 ünün desteğini almıştır.)

 Bu başarı Şiiler arasında özellikle küçük burjuvalardan ve proleterlerden destek bulmasını sağlamıştır. Sadr, bu özelliklerinin yanı sıra, Lübnan’ın bağımsızlığının korunmasının altını çiziyor, İslami anlayışı bir birlik ve dayanışma ruhu olarak vurguluyordu. Sadr için Filistin davası yine önem arz eden bir başlıktı. Sadrın bu tutumunun reformist geleneksel sol refleks olduğunu ve gelişen kapitalizm ile birlikte daha da ezilmekte olan Şii proletaryasının sınıf bilincinin oluşması ve sosyalist organizasyonlar ile buluşmasını engelleme görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Sadr tam olarak Şiiler arasında reformist bir önderlik oluşturmuştu. Sadrın reformist hareketinin ideolojik sınırı belliydi. Sadr, laik eşit bir yurttaşlık algısından ziyade mevcut mezhepçi sistemin korunarak bu sistemin kendi içinde daha eşitlikçi bir hale gelmesi ve Şiilerin devlet temsil oranının arttırılmasını talep ediyordu.

Yüksek Şii İslam komitesinin başkanlığına gelen Sadr, 1973’te Hükümete yönelik 16 madde yayınladı ve bu maddelerin dört ay içinde uygulanmazsa 13 Şii vekilin ve bakanın istifa ederek hükümete güvensizlik oyu vermek ile tehdit etti. Sadr’ın bu çıkışı Lübnan siyasetinde yeni bir oyuncuya işaret ediyordu.

Sadr, 1974 yılında Yunan Katolik Piskoposu ile “Mahrumlar Hareketi’ni” başlatarak dar bir dinsel çerçeveye sıkışmaktan kaçındı. Her ne kadar tüm ezilenleri temsil etmeyi hedeflese de sadece Şiilerin kendilerine ait bir siyasal hareketi oldu. Sadr’ın “Mahrumlar Hareketi’i” Nasırcı Sünni Arap milliyetçilerine karşı Hıristiyanlar tarafından denge unsuru olarak görülüp emperyalist devletler tarafından desteklenmiştir. Bu hareket kendini şu şekilde tanımlıyordu; Lübnan kırsalındaki ekonomik krize çözüm, İsrail saldırılarının durdurulması, kitlesel göçü engelleme, sosyal eşitlik, devlet bütçesinin eşit paylaşımı. Bunun dışında Şiilerin yaşadığı bölgeler için yollar, hastaneler barajlar. Sadr’ın hareketi sol popülist söylemlerin hepsini kullanarak tüm Lübnan’da gün geçtikçe büyüyordu. Sadr, mitinglerinde iç düşmanları sol popülist söylemlerle sömürücüler, ayrıcalıklı tiranlar, halkı sömüren hükümet diye tanımlasa da, dış düşman olarak dini söylemi kullanarak “Yezid” ile özleştirdiği “İsrail” idi.

Sadr’ın bu “barışçıl” söylemleri egemenler tarafından pek ciddiye alınmadı. Şiiler arasında desteklenme oranı %80’leri bulan Sadr, iç savaşa sürüklenen ve Farklı dini gruplardan milis güçlerin de ortaya çıktığı bu dönemde 1975 yılının Temmuz ayında Emel’i “Lübnan Direniş Tugayı”’ (AMAL: Afwaj Al-Muqawmat al Lubnaniyya) nı bir milis kuvveti olarak kurdu. Yaptığı örgütlenme çağrısı ile FKÖ içinde yer alan ve İsrail saldırılarından bunalmış Güney Lübnanlı Şiiler hızlıca Emele katılmaya başladı. Sadr’ın Emel hareketini bir direniş unsuru olarak kurmasındaki sebeplerden biri Lübnan’ın resmi ordusunun Güney Lübnan’ı İsrail müdahalelerinden korumadaki başarısızlığıydı. Emel hareketi sadece Şiileri değil tüm Lübnan’ı İsrail müdahalelerine karşı korumakla görevliydi. Bu gelişmeler, geçmişten FKÖ ile organik ilişkileri olan Emel hareketinin bir Askeri güce evirilmesini sağladı.

Hizbullah

1975 yılında iç savaşın başlaması ile birlikte reformist Sadr’ın tüm Lübnan’a eşit mesafede siyasi hareket yaratma hayalini tamamen ortadan kaldırırken, iç savaş Şiilerin “Şii kimliğinin” oturmasında ve güçlenmesinde etkili oldu. Emel Hareketi kısa sürede iç savaşın önemli oyuncularından biri haline geldi. Bu dönemde kimlik siyaseti ile ilerleyen “Emel hareketi” neredeyse bütün Şiileri kendi çatısı altında toplamayı başardı. Nasırcılık ve Baas rejimlerinin Arap İsrail Savaşında yenilgisiyle itibar kaybetmesi çok büyük ekonomik sorunlar yaşayan Lübnan’da toplumsal muhalefetin “Emel” gibi “görece sol” programa sahip oluşumlara kaymasına sebep oldu. Ancak bu “reformist sol” program kendi açmazını da bu örgütü içine taşımıştı “sol seküler reformist örgüt olarak devam mı edecekler yoksa geleneksel Şii siyasetini mi sürdürecekler.

 1979 yılınsa İran İslam Devrimi ile İrani Şiilik “Emel” hareketi üzerinde etki yaratmıştı. Zaten kuruluşundan beri “Emel” hareketinin içinde yer alan İrani Şiiler Tahran’ın etkisi ile “Emel”  hareketini kendi hatlarına yönlendirmeye çalıştılar. Bu çabaları olumlu sonuçlanmayınca “Emel” içindeki İrani Şiiler ayrılıp daha sonra Hizbullah’a dönüşecek “İslami Emel” yapılanmasını kurdular.

“Emel” hareketinin “sol” kanadını zayıflatan ana olay kurucusu Sadr’ın gizemli bir şekilde 1978 yılında ortadan kaybolmasıdır. Bundan sonraki süreçte Şiiler içerisinde Sadr’ın ideolojik hegemonyası yavaş yavaş azalacak geleneksel Şiiler “İslami Emel” tarafına doğru yönelecekti. Sadr’dan sonra Emel hareketinin liderliğini üstlenen Berri İslami söylemi azaltarak seküler bir çizgi izleyecekti. Bu yöneliş Sadr’ın birleştirici söyleminin ortadan kalmasına ve “İslami Emel” gurubunda huzursuzluk yaratıyordu.

Güney Lübnan’daki FKÖ varlığı Emel’i rahatsız etmeye başlamış, Şiiler ve FKÖ arasında çatışmalar yaşanmasına sebep olmuştur. 1978 ve 1982 yıllarında fiili İsrail işgallerinde ana suçluyu FKÖ olarak gören Emel, Lübnan’daki istikrarsızlıkta FKÖ nün büyük bir etkisi olduğunu düşünüyordu. Emel içindeki “İslami Emel” grubu için Filistin-İsrail meselesi tartışmaya açılmayacak kadar önemli bir başlıktı. Son olarak 1982  yılında Emel yönetiminin Hıristiyan Elias Sakis’in davetine uyarak “Ulusal Selamet Komitesi”ne katılmayı kabul etmesi İslami Emel grubunun ayrılarak kendi bağımsız hattını kurmasına sebep oldu. Bu Süreç 1985’te Hizbullah’ın kurulması ile tamamlandı. 

İç savaş

Yazının başında da belirttiğimiz gibi Lübnan’da meclis temsil dini-mezhepçi ve etnik grupların nüfus yoğunluğuna göre belirlenmişti. İsrail-Arap savaşının etkisi ile ülkede Müslüman Arap nüfusu hızlıca artmış, Lübnan meclisindeki dini-mezhepçi ve etnik temsil sistemi değişen nüfus yoğunluğuna bağlı olarak yeniden düzenlenmemişti. Müslüman Araplar artan nüfus oranlarıyla temsil hakkının yenilenmesini-arttırılmasını isterken, Hıristiyan Maruniler mevcut konumlarını kaybetmek istemiyorlardı. Bunun yanında gelir adaletsizliği gruplar arasında hızlıca artmıştı.

FKÖ’nün ülke içinde etkinliğini bir silahlı örgüt olarak arttırması Hıristiyan Marunileri oldukça rahatsız ediyordu. İsrail’in Güney Lübnan’a sürekli saldırısı,  genelkurmay başkanı Hıristiyan olan Lübnan ordusunun bu saldırılarda etkisiz kalması ise Şiilerin tepkisini çekiyordu. Tüm bu sebeplere dini grupların kendi silahlı milis güce sahip olması eklenince Lübnan için iç savaş koşullarını yeterince olgunlaştırmıştı.

13 Nisan 1975 yılı sabahında Beyrut’ta kimliği belirsiz kişilerce bir kiliseye silahlı saldırı yapıldı ve 4 Hıristiyan yaşamını yitirdi, bunun karşılığında Falanjist Ketaib Partisinin Milis gücünün 1975 yılında FKÖ kampına giden otobüslere saldırması ile 27 kişiyi öldürerek fiili olarak iç savaşı başlattı. FKÖ ile Falanjistler kanlı bir çatışmaya başlamışlardı.

 Dönemin Cumhurbaşkanı bu durumu engellemek için üst makamlarda değişiklik yapmayan ancak Müslümanlarla Hıristiyanların mecliste eşit temsilini hedefleyen bir reform paketi sunsa da bu paket ne Hıristiyanları ne de Müslümanları memnun edemedi. Ordu içindeki Müslümanlar isyan ettiler ve Lübnan ordusu dağıldı.  Bundan sonra Lübnan’da oluşan iki kanat çok kanlı bir iç savaş sürdürecekti. 1976 yılında başlayan FKÖ ile Falanjist Ketaib Partisinin ana hattını oluşturduğu iki kamp arasında oldukça kanlı çatışmalar yaşandı. Suriye ve Israil bu çatışmalarda taraf oldular ve Lübnan iç savaşında aktif rol aldılar.

1978 ve 1982 yıllarında İsrail’in FKÖ nün yerleştiği Güney Lübnan’ı işgal etmesi, Şiilerin siyasi güç odağı Emel Hareketi’nin FKÖ’yü Lübnan içinde bir problem yumağı olarak görmelerine neden olmuştu. Bu durumun sonucunda Şii-Sünni çatışmaları yaşanmaya başladı. Ayrıca İsrail işgalinden kaçan Şiiler ile FKÖ arasında Beyrut banliyölerinde çatışmalar yaşanıyordu. Beyrut’ta yaşayan göçmen Filistinliler ve fakirleşen Şiiler birbirlerinin doğal rakipleri haline gelmişti.

1982 yılının Ocak ayında İsrail’in Beyrut’u işgali Ağustos’ta FKÖ’nün tahliyesi ile sonuçlanmış 16000 FKÖ militanı Beyrut’u terk etmek zorunda kalmıştır. Bu FKÖ için aynı zamanda siyasi bir yenilgi olmuştur. 1982 yılının Eylül ayında Lübnanlı Falanjist Ketaib Partisi ile ittifak halindeki İsrail Savunma Kuvvetleri Şatila mülteci kampı ve Sabra mahallesine FKÖ militanları bulundurdukları gerekçesi ile saldırı düzenledi ve savunmasız 3.500 Lübnanlı ve Filistinli sivili katletti.

1976’dan 1989 Taif anlaşmasına kadar olan süreç neredeyse Lübnan’da bulunan her dini-mezhepçi ve etnik grubun birbiri ile olan çatışması ve karşılıklı suikastlar ile geçmiş bulunuyor. Falanjist partinin sivillere yönelik Karantina, Sabra ve Şatilla Katliamı iç savaşın siviller için en ağır olayları olarak kabul edilebilir.

Taif Anlaşması

1989 yılında Lübnan’daki iç savaşı bitirmek için Suudi Arabistan’ın Taif kentinde Suriye’nin de taraf olduğu bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşma ile anayasa tekrar düzenlenecek Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki eşitsizlik kaldırılacak, her iki dini gruba da eşit temsil hakkı verilecekti. Hıristiyan Cumhurbaşkanının hakları kısıtlanacak, Sünni Başbakanın yetkileri arttırılacak Şii meclis başkanının da görev süresi uzatılacaktı. Taif Anlaşması aslında 1926 ve 1943 yıllarındaki dini-mezhepçi ve etnik ayrılıklara dayanan anayasalardan yapısal olarak farklı değildir.  Bu anlaşma hali hazırda bulunan anlaşmazlıkları çözmekten çok uzak kalmıştır. Lübnan’da dini-mezhepçi ve etnik gruplaşma devam etmişlerdir. 128 sandalyeli meclisin 64’ü Hıristiyanlara (Maruniler:34, Rum Ortodoks:14, Rum Katolik:8, Ermeni Ortodoks:5, Ermeni Katolik:1, Protestan:1, Diğer Azınlıklar:1) 64’ü ise Müslümanlara(Sünni:27, Şii: 27, Dürzi:8 Alevi:2) verilmiştir. Taif anlaşmasıyla uygulanmaya çalışılan sistem, Lübnan’da dini-mezhepçi ve etnik gruplar arasında yaşanan sosyal ve ekonomik adaletsizliğe çözüm bulmaktan çok uzaktır. Bu sıkıntılar aynen devam etmiştir.

Normalleşmeye Çalışmak

92, 96 ve 2000 yıllarındaki seçimler Suriye gölgesinde geçerken 2000’li yıllarla birlikte Güney Lübnan’dan İsrail’in çekilmesi gündeme gelmiş, 2001 yılında ise iç savaş döneminde barış getirmek için Lübnan’a giren Suriye Beyrut’tan çekilmiştir.

İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinde Hizbullah askeri kuvvet olarak önemli bir rol üstlenmiştir. 2004 yılında Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi gündeme gelmiş, bununla birlikte bölgede oldukça güçlü bir askeri güç olmuş olan Hizbullah silahsızlandırılmak istenmiştir. Bu durum Suriye karşıtı Dürzi ve Hıristiyan Marunileri birbirine yaklaştırmış, siyasi birliklerin değişeceğine dair ip ucu olmuştur. 2005 yılında Hariri cinayeti gözleri Suriye’ye çevirmiş, Sedir olayları denen sokak gösterilerine dönüşmüştür. Kitleler Suriye’yi protesto ederek Suriye yanlısı hükümeti istifaya zorlamıştır. 

8 Mart’ta bu sefer Sedir olaylarına muhalif ve Suriye’nin Lübnan’da bulunmasından rahatsızlık duymayan gruplar bir gösteri düzenlemiş ve bu siyasi sahnede bir ittifak oluşmasına sebep olmuştur. 8 Mart ittifakına; Hizbullah, Emel Hareketi, Maruni Ulusalcılar, Dürzi Demokratlar, Sünni Zafer Hareketi, Ermeni Devrimci Federasyon, Alevi Demokratik Arap Parti katılmıştı. Bu harekete karşı bu sefer 14 Martta Gelecek Hareketi, Marunîlerin Falanjist Ketaib Hareketi, Sosyalist Dürziler, Marunî Lübnan Güçleri ve Müslüman Kardeşlerin kolu olan Cemaati İslami 14 Mart hareketini oluşturmuştur. 2005 seçimlerinin 14 Mart ittifakı tarafından çoğunluğun alınması ile bittiğini belirtelim.

2000-2001 yıllarında İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilme sürecinde bazı sınır bölgelerini kendi kontrolünde bulunduruyordu. Bu durum Hizbullah’ın, Lübnan’ın hala işgal altında olduğu propagandasını devam ettirmesini sağlamıştı. Tüm Ortadoğu coğrafyasında dışarıda kazanılan başarı iç politikada birebir yankı bulmuştur. Hizbullah Lübnan siyasetinde dışarıda kazanılacak bir zaferin iç siyasette kendi yararına olacağını bildiği için, 2006 yılında İsrail’e yönelik saldırıya geçmiş bu durum Temmuz Savaşı olarak adlandırılacak sürecin yaşanmasına sebep olmuştur. Yaşanan bu süreç Hizbullah’ın Lübnan’da itibar arttırmasına sebep olmuştur.

Doha olayı

2006 yılında yaşanan olaylar, Hizbullah’ın askeri bir güç olarak daha güçlü ve bağımsız hareket yeteneği, iktidara gelen 14 Martçılar tarafından ortadan kaldırılmak isteniyordu. Mayıs 2008’de Hükümet, Hizbullah özerk iletişim araçlarının kaldırılması ve Beyrut havalimanındaki Hizbullah’a yakın askerin görevden uzaklaştırılması kararı alınca Hizbullah militanlarını tekrar sokaklara dökmüştür. Bu karar, zaten Hizbullah tarafından meşru görülmeyen iktidar cephesine karşı tekrar silahlı milis eylemlerine başlanmasına sebep olmuştur. 1990 yılında biten iç savaştan sonra en şiddetli çatışmalar bu dönemde yaşanmıştır. Mevcut Hükümet anlaşmazlık yaratan iki kararı geri alınca durum düzelmiştir. Taraflar Doha’da bir “barış” anlaşması imzalamışlardır. Bu anlaşmaya göre “Milli İttifak” kurulacak, her iki tarafın ortak karar verdiği Cumhurbaşkanı 24 saat içinde seçilecek, bu milli ittifak 30 bakandan oluşacak,16’sı çoğunluğa ait olan bu bakanların 11’i Muhalefete(Hizbullah’a) 3’ü ise Cumhurbaşkanlığına verilmesi kararlaştırıldı.

Bu hükümet Lübnan’ı seçimlere götürecek hükümeti idi.  Bu anlaşmada en can alıcı nokta 1960 yılının seçim kanunlarına dönülmesi talebinin kabul edilmesidir. Bu kanun ile her “ilçe” bir seçim bölgesi oluyordu. Doha’dan çıkan sonucun aslında Lübnan’da var olan dini-mezhepçi ve etnik grupçu yapıya dayalı seçim sistemini değiştirmemiş aksine bu sistemi ülke içinde tekrar onaylamıştır.

2009 seçimlerinde iki önemli ayrıntı Lübnan’da tartışılmıştır. Birincisi 14 Mart ittifakının sadece Hıristiyan bölgelerinde daha fazla oy alması, ikincisi ise temsildir.  14 Mart ittifakı 700 bin oy ile 71 sandalye alırken, 850 bin oy alan 8 Mart ittifakı 57 sandalye elde edebilmiştir. Bu sonuç temsil sorununu tekrar gün yüzüne çıkarmıştır.

Günümüze

2009 yılından 2018 yılına kadar ülke siyasi istikrarsızlıklar ile ilerlemiş, yapılması gereken seçimler zamanında yapılamamış bu durum siyasi meşruiyetin sorgulanmasına sebep olmuştur. Bu siyasi istikrarsızlıkta Suriye iç savaşının rolü oldukça önemlidir.

2016 yılında Cumhurbaşkanının meclisin 46. oturumunun sonunda seçilebilmesi, Hristiyanların Taif Anlaşması’ndan beri seçim yasasına yönelik dile getirdikleri şikâyetler, 2018 yılında sonuçlanmış ve yeni seçim yasası kabul edilmiştir. Yeni seçim yasası; çoğunluk sisteminin yerine nispi seçim sistemine göre seçimlerin gerçekleştirilmesine 26 seçim bölgesinin 15’e indirilerek seçim bölgelerinin büyütülmesine bununla birlikte tercihli oy sistemine geçilerek seçmenlerin sadece bir adaya oy vermesini getirmiştir.

2018 seçimleri sonuçlarına bakıldığında; Suriye’nin müttefiki olarak 8 Mart hareketinin başı olan Hizbullah’ın çok büyük kazanımlar elde ettiği görülmektedir. Hizbullah meclisteki yerini korumuş ve birlikte cephe kurduğu siyasi gruplar da ciddi başarılar elde etmiştir. 15 seçim bölgesinin 14’ünüde 8 Martçılar kazanmış ve mecliste çoğunluğu elde etmiştir.

2019 ekonomik krizi ve Ekim ayaklanması

2019 Yılının Ekiminde “Whatsapp’tan vergi alınması” kararı ile başlayan ayaklanma, aslında kapitalizme, neoliberalizme, mezhepçiliğe, dini liderlere karşı bir ayaklanmaydı. İç savaştan sonra uygulanan kapitalist neoliberal politikalar, devletin her kademesine işlemiş adam kayırmacılık ve yolsuzluk, sosyal adaletsizlik Lübnan’da bir gerçeğin dini-mezhepçi ve etnik ayrışmanın önüne geçmesini sağladı: sınıf çıkarları.

Sonuç olarak;

Yaşanan son patlama ile birlikte Lübnan’daki dini-mezhepçi ve etnik ayrıma dayanan temsil çalışmalarının bölgedeki sorunları aşmaktan çok Lübnan’ı daha fazla bölerek, bu bölünmelerin derinleşmesine sebep olduğudur. Lübnanlılar için tanımlanan Müslüman ve Hıristiyan üst kimlikleri toplum için yeterli değildir. Hatta bu üst kimlikleri oluşturan alt kimlikler bile bir anlam ifade etmemektedir.

Patlama bir kez daha işçiler ve halk için bu mezhep rejimini yıkıp, işçi ve emekçilerden yana bir iktidar oluşturmaktan başka bir çıkış yolu olmadığını ortaya çıkarmıştır. Rejim içi siyasi partiler sadece kendileri ve rejimin devamı için mücadele etmektedir. Mevcut Rejim, kitlelerin sokaklara dönmesini önlemek için olağanüstü hal ilan etmiş. Buna ek olarak, mezhepçi ayrılığa dayanan seçim sisteminde bir değişiklik olmadan seçime gidileceğinin sinyalini vermiştir. Kabine ve parlamentodaki bazı istifalar göstermeliktir.

Ekim ayaklanmasından önce mevcut rejimin siyasi partilerinin de temsilcileri olan ülkenin en zengin aileleri, servetlerini güvence altına almak için 21 milyar doları yurt dışına çıkartmışlar. Emperyalist ülkeler Fransız sömürgeciliğinin yöneticiliğinde, toplumsal devrimin sokaklara dökülmesini engellemek istemişlerdir. Macron patlamadan hemen sonra Lübnan’a gelip insani yardım ve reform çağrısında bulunmuştur. Bu reformlar arasında kamu açığının azaltılması, elektrik fiyatlarının arttırılması ve Lübnan ekonomisinin tamamen özelleştirilmesi geliyor. Bu reformlar dini-mezhepçi ve etnik gruplaşmaya dayanan rejimin devam ettirmek istendiğinin göstergesidir, yine nüfusu dini-mezhepçi ve etnik olarak bölen ancak yeni yüzleri olan bir rejim.

 Kahrolsun Burjuva Mezhep Rejimi ve Onun Siyasi Partileri!

Çalışan nüfusun hayatta kalmasını garanti etmenin başka bir yolu yok. Lübnan halkının yarısı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Beyrut’ta 300.000 kişi evini kaybetti. Lübnan lirası ABD doları karşısında yüzde 80 değer kaybetti ve enflasyon yükseldi. Ancak mezhepçi partiler iktidarı savaşmadan vermeyecek. Bu saldırı ancak sınıf mücadelesi ile aşılabilir. Bu yüzden Lübnan’da Devrimci bir strateji geliştirilmelidir.

a) Beyrut’taki seferberliği genişletmek ve ülke genelinde yeniden başlatmak gerekiyor. Rejim devrilene kadar sendikaların genel grev çağrısı yapmalı.

b) İşçiler ve halk, ülke çapında demokratik olarak seçilmiş işçi ve halk konseyleri inşa etmelidir.

c) İşçi ve halk konseyleri, askerleri gösterileri bastırmayı reddetmeye ve devrime katılmak için asker konseyleri örgütlemeye çağırmalıdır.

d) İşçi ve halk konseyleri, gösteriler ve bölgelerini için korumak için milis kuvvetler oluşturmalıdır.

e) İşçi Konseyleri, tüm insani yardımları kendi kontrolleri altında merkezileştirmeli ve dağıtmalıdır.

f) Ülkenin yeniden inşası için, işçilerin kontrolündeki bankaların kamulaştırılması ve 21 milyar ABD doları ile milyarder ailelere ait diğer varlıkların hepsi kamulaştırılmalıdır.

g) Konseyler, Filistinlileri Filistin’in kurtuluş mücadelesinde destek ve Suriye rejimini devirmek için mücadelelerinde Suriyelileri destekleyen bağımsız bir hat oluşturmalıdır.

h) Konseyler, özellikle genel olarak emperyalist çıkarlarla bağlantılı otoriter rejimlerle karşı karşıya kalan Arap ülkelerindeki emekçi halk için uluslararası dayanışma çağrısında bulunmalıdır.

i) Lübnanlı işçiler ve halkı, mezhep rejimini ve partilerini devirmek ve işçileri iktidara getirmek için savaşacak devrimci bir siyasi parti inşa etmelidir.

Ali Egeli

Göz atın

BÜTÜN BUNLAR KİMİN İÇİN?

“Berat Bey’in İstifası” adlı yazıyı şöyle bitirmiştik: “Sorunun ekonomik boyutu elbette ayrıca bir analizi gerektiriyor. …

“YEREL BİR OLAY” OLARAK TEK ÜLKEDE SOSYALİZM VE “ESKİ REZİLANE İŞLERİN TEKRARI”-1

ANAYASAL BİR GÖREV OLARAK DÜNYA DEVRİMİ! Dünya işçi sınıfının en büyük zaferi Ekim Devrimi’nin üzerinden …