Anasayfa / Politika / DP DEMOKRASİSİ

DP DEMOKRASİSİ

Türkiye sağının kendisiyle başlayıp yine kendisiyle biten bir “demokrasi” hikâyesi vardır! Bu hikâyenin çıkış noktası 14 Mayıs 1950’de bir seçim zaferiyle başlayıp 27 Mayıs 1960’ta bir askeri darbeyle sona eren Demokrat Parti (DP) dönemidir. DP’nin Cumhuriyet dönemindeki ilk serbest seçimleri yüzde ellinin üzerinde bir oy oranıyla kazanıp iktidara gelmesi ve yine Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesiyle iktidarı kaybetmesi, hikâyenin sağ kesimler açısından bir çeşit “efsaneye” dönüşmesine neden olmuştur. Konunun daha sonraki dönemlerde genellikle bu başlangıç ve bitiş noktaları üzerinden konuşulması, aradaki on yıl boyunca yaşananların unutulmasına, unutturulmasına, hatta görmezden gelinmesine yol açmıştır. DP döneminde yaşananların günümüz iktidarı tarafından büyük bir “alınganlıkla” ve “darbecilik” suçlamaları eşliğinde adeta bir tabu haline getirilmesinin bir nedeni 15 Temmuz Fettullahçı darbe girişimiyse, diğer bir nedeni de DP iktidarının gerçek yüzünü ve niteliklerini gizleme çabasıdır. Çünkü bu nitelikler aynı zamanda Türkiye sağının ortak nitelikleridir ve bunlar hiç de “demokratik” nitelikler değildir. Türkiye’de sağ gelenek açısından, kendilerinin kazanması koşuluyla, demokrasi, seçimlerden ibarettir ve yine aynı koşulla, seçimleri kazanan her istediğini yapabilir!  DP döneminin anlaşılması Türkiye sağının genel tarihsel-siyasi çizgisinin ve demokrasi anlayışının anlaşılabilmesi açısından çok önemlidir. Daha uzun bir makalenin (Bir Burjuva Diktatörlüğünün Kısa Tarihi. Mesafe Sayı 13) bir bölümü olarak yayımlanan bu yazı ile döneme ilişkin kısa bir hatırlatmanın yararlı olacağına inanıyoruz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik ve siyasal koşulları ve “soğuk savaş” tarafından belirlenen dünya konjonktürünün ve giderek güçlenen iç toplumsal-politik dinamiklerin basıncıyla 1946’da çok partili rejime geçilir.  Bu geçişte, önceki rejimi şekillendiren sınıflar ittifakının dağılmasının önemli bir rolü vardır. Bütün tek partili rejimlerde olduğu gibi iktidar partisi CHP de ülkedeki hemen her toplumsal eğilimin ve çıkar grubunun temsilcilerini bünyesinde toplamıştır. Zaten “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle”den oluşan bir millet ilkesine dayalı korporatist “milli tesanüt” anlayışı da bunu gerektirmektedir! Ancak ülke içindeki iktisadi, sosyal değişimler ve emperyalizmin yeni bir dünya işbölümünü hedefleyen ekonomik politikaları, burjuvazinin siyasi özerklik ve yeni bir sermaye birikim modeli taleplerinin giderek güçlenmesine yol açmıştır. Burjuvazi kendisi için artık daha doğrudan bir siyasi rejimi hedeflemektedir. Bu amaçla, politik temsilcileri aracılığıyla çeşitli çıkışlar yapar. Buna örnek olarak 1945’te yoksul köylülerin iktidara desteğini sağlamak amacıyla hazırlanan ve kısmi bir toprak reformunu içeren “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” tasarısına karşı ortaya çıkan ve içlerinde büyük toprak sahiplerinin de yer aldığı parti içi muhalefeti ve aynı muhalefetin çok kısa bir süre sonra ekonomide devlet müdahalesine son verilmesi, daha geniş siyasal ve bireysel haklar, yani “demokrasi” talebiyle hazırladığı “Dörtlü Takrir”i; ardından da partiden ayrılarak Demokrat Parti’yi kurmasını gösterebiliriz. “Takrir-i Sükûn”la başlayan tek partili dönemin sonu “Dörtlü Takrir’le görünmüştür! 

Tartışmalı seçimleri CHP’nin kazandığı, bir süre sonra kapatılan sosyalist partilerin ve sendikaların da kurulduğu ve epeyce olaylı 1946 geçişinin ardından 1950 seçimleri bir dönüm noktasıdır. Ordu, yüksek sivil bürokrasi ve uzantılarından oluşan kurucu Bonapartist güçler, seçim sonucunu kabul edip siyasi olarak görece geri plana çekilerek “kılıcın gölgesindeki” bir parlamentarizmle iktidarlarını sürdürmek isterler. Bu “kontrol rejimi” CHP’nin tek parti iktidarı döneminde ağır biçimde ezilen, zaman zaman şiddet ve zorbalığa maruz kalan, (meşhur jandarma sopası) gelişmeden pay alamayan ve dünya savaşı koşullarında iyice yoksullaşan kırsal nüfusun, şehirlerdeki işçi sınıfının ve başlangıçta (1950 seçimleri) baskı altındaki aydınların verdiği destek sayesinde büyük oy oranları ile yerini çok partili, parlamenter ve “gizli oy açık sayıma” dayanan bir “demokrasiye” bırakır. 

“Millet iradesine dayalı demokrasi!”

Asker-sivil yüksek bürokrasinin yeni rejimi denetleme hedefi, peş peşe seçim kazanan DP iktidarının giderek artan özgüveni ve demagojik bir “millet” söylemini ustalıkla kullanan Başbakan Adnan Menderes’in görülmemiş karizması ve elbette başta ABD, “hür dünya”nın o dönemki ağır basan eğilimleri nedeniyle gerçekleşemez. Ancak sonuç Türkiye sağının halen sürdürdüğü “millet iradesine dayalı demokrasi” iddialarının aksine “demokrasi” değil, bu kez güçlenen burjuvazinin daha doğrudan iktidarı temelinde biçim değiştiren yeni bir baskı rejimidir. Rejim işe, hem sınıfsal korkuları, hem de “Soğuk Savaş”ın gerekleri ve iç ve dış politikadaki giderek rezilleşen “Amerikancı” tutumu sonucu 1951’deki “komünist tefkifatıyla başlar; aydınlar ve sol üzerindeki baskı giderek artar. Atatürk ve İnönü döneminin takibat ve tevkifatları bu dönemde de sürdürülür. Oysa DP muhalefet yıllarında komünistlerle dolaylı da olsa bir flört dönemi yaşamıştır! Öte yandan, Marshall yardımının “hatırına” Amerikalı uzmanların yol göstericiliğinde ve sınıf sendikacılığının reddi temelinde 1952’de kurulan Türk-İş’in varlığına rağmen grev yasakları devam eder, böyle bir işçi örgütü dahi baskı altında tutulur; DP 1950 seçimleri öncesi vaat ettiği grev hakkını hiçbir zaman tanımaz. Az sayıdaki grev de zor yoluyla dağıtılır. Seçim sisteminin sağladığı parlamentodaki mutlak çoğunluk, iktidara istediği her şeyi kolayca yapma imkânı sağlarken aynı zamanda kendisini “milletin” tek temsilcisi sanmasına da yol açar.  

DP ekonomisi…

DP’nin iktidar dönemi her açıdan çok uygun şartlarda başlar. 1950-54 arasında dünya konjonktürü ve yüksek tarımsal fiyatlardan kaynaklanan serbest piyasacı liberal ekonomi politikası, bu dünya durumunun ve Türkiye’deki uygun iklim koşullarının değişmesinin ardından ciddi bir sarsıntı geçirir. 1954’te dünya pazarında tarımsal fiyatlar geriler ve Türkiye’nin tarımsal üretim ve ihracatında ciddi oranda azalma (%15) yaşanır. Bu durum, savaş sonrası dünya ekonomik işbölümündeki konumu ve döviz gelirleri çok büyük oranda ihraç ettiği tarım ve mineral ürünlerine dayanan Türkiye’nin ciddi bir döviz darlığına düşmesine yol açar. (1954 krizi) Böylece serbest ithalat politikası işlemez hale gelirken piyasada da mal darlığı başlar. Hükümet kalkınmayı sürdürebilmek için giderek daha fazla Amerikan yardımına başvurur. Ancak bunun da Türkiye’nin yeniden kısmi bir “yarı sömürgeleşme” sürecine girmeye başlamasından başka pek bir faydası olmaz! Pek çok siyasi ve toplumsal nedenle “popülist” iktisadi genişleme politikasından vazgeçemeyen hükümet, tarım kredilerinin, fiyat destekleme programlarının, kamu yatırımlarının, büyük bayındırlık projelerinin hızla artırılmasını içeren ve para basımına dayanan enflasyonist bir finansman politikasına başvurur. (1) Tarımsal ürün ihracına ve serbest mal ithaline dayalı liberal ekonomik modelin iflasının ardından hükümet iç pazara dönük, ithalat kısıtlaması uygulayan bir ekonomi politikasına yönelir. Bu aynı zamanda, yerli sanayiin daha korumalı bir alanda gelişme imkânı bulmasına ve özel sermayenin hızla sanayiye yönelmesine yol açar. Bu yönelişin maddi kaynakları içinde tarım ve büyük ticaret yoluyla sağlanan birikimin önemli bir payı vardır. Enflasyon ve korumacılık kısa sürede sanayi kârlarını artırmaya yarayan bir politika bileşimi oluşturur (2)  Türkiye, 1929 dünya krizinin yol açtığı 1930’ların ithal ikameci modeline bu defa özel sektör üzerinden yeniden yönelişin ilk adımlarını atmaktadır. Aynı dönemde tarımda makineleşme vb. etmenler ve kentlerdeki sanayileşme ve hizmet sektöründeki genişleme nedeniyle köylerden şehirlere büyük bir göç dalgası ve ciddi bir proleterleşme süreci yaşanmaktadır. Küçük imalatın yanı sıra 1950’lerin ortasından itibaren ortaya çıkmaya başlayan büyük fabrikalar kırsal alanlardan gelen nüfusu istihdam etmeye başlar. “10’dan fazla işçi istihdam eden fabrikalarda çalışanların sayısı 163.000’den 324.000’e yükselir.” (3) Türkiye toplumu bütün kesimleriyle ciddi bir toplumsal dönüşüm yaşamaktadır. 

Dönmeye başlayan talih…

DP iktidarının talihi, iktidara geldikten 3-4 yıl sonra dönmeye yüz tutmuştur. Ancak işlerin hem dışarıda hem de içeride yolunda gittiği dönemde uygulanan ve köylünün (Tabii, en başta da büyük toprak sahiplerinin ve tarım burjuvazisinin) gelirlerini artıran, geçmişe oranla daha müreffeh bir hayata kavuşmasına yol açan tarım politikalarının (makineleşme, tarım arazilerinin genişlemesi, kredi olanaklarının artışı vb.) ve Menderes’in, daha sonra Türkiye sağının bir miras olarak devraldığı her alandaki demagojik popülizminin de etkisiyle DP seçim başarılarını sürdürmeye devam eder.

Uygulanan “dar bölgeli” seçim sistemi sayesinde, 1950’de %54,8 oy alan DP, 408 milletvekili çıkarırken yüzde 40 oy alan CHP 69 milletvekili çıkarır. 1954’te ise DP’nin oy oranı daha da artarak %57,3, milletvekili sayısı 503 olur. Bu seçimlerde yüzde 35’e yakın oy alan CHP ise ancak 31 milletvekili çıkartabilmiştir! DP 1957 seçimlerini de kazanır; ancak oyları giderek şiddetlenen krizin de etkisiyle artık %48’e düşmüştür. CHP’nin oyu ise %41,1’dir. Pek çok seçim hilesinin ve yolsuzluğun açıkça yapıldığı ve yer yer kanlı olayların yaşandığı bu seçimlerde DP 424 milletvekili çıkarırken CHP 178 milletvekili çıkarır. Başbakan Adnan Menderes’e “Allah bana bir daha o geceyi yaşatmasın!” dedirten 1957 seçimlerinin ardından burjuva muhalefete karşı baskılar da artar ve zaman zaman muhalefet lideri İnönü’yü bile hedef alan kanlı saldırılara dönüşür.  

Ancak baskı politikası yeni değildir. Daha 1954 seçimlerinin ertesinde iktidara oy vermeyen Kırşehir ili ilçe yapılırken buradan seçilen Cumhuriyetçi Millet Partisi Başkanı Osman Bölükbaşı, dokunulmazlığı kaldırılarak hapse atılır! Basın üzerindeki baskılar artarken (8 yılda 811 gazeteci hapse mahkûm edilmiştir.) muhalefete seçim dönemleri dışında miting yasağı getirilir. İşçi sınıfı ve sendikalar üzerindeki baskılar da artmaktadır. 1957’de Türk-İş üzerindeki baskı artarken Ankara İşçi Sendikaları Birliği ve Sakarya Bölgesi İşçi Sendikaları Federasyonu kapatılır. Zaten Çalışma Bakanı “amelelere” grev hakkı için erken olduğunu beyan etmiştir

Sona doğru…

DP iktidarı,  1960 sonrasının ekonomik gelişimi için de temel teşkil edecek altyapı yatırımlarının yanı sıra büyük bayındırlık yatırımlarına da girişir. Ancak bu aynı zamanda 1954’ten itibaren pek çok yokluğun yaşandığı bir dönemdir. Yokluklar, karaborsa ve vurgunculuğun yayılmasına yol açar. Bunlarla mücadele amacıyla alınan tedbirler (fiyat sınırlamaları, Milli Korunma Kanunu vs.) ciddi bir fayda sağlamaz. Hayat pahalılığı büyük oranda artar. Piyasada pek çok temel ihtiyaç maddesinin ve malın yokluğu süreklilik kazanır. Bu durum hükümetin bütün çabalarına karşın ülkedeki memnuniyetsizliği artırmaktadır.

1958’de şiddetlenen ekonomik kriz DP iktidarının iyice çıkmaza girmesine yol açar. Yeni dış kaynaklar peşindeki hükümet, uluslararası kuruluşların ve alacaklıların da (ABD, OECD…) bastırmasıyla yeni bir istikrar programı uygulamaya başlar, Türk Lirası Ağustos 1958’de %321 oranında devalüe edilir; dolar 2.82 TL’den 9.45 TL’ye çıkar.

Ekonomik şartların giderek kötüleştiği bir siyasal ve toplumsal ortamda iktidar, yönetim yeteneklerini ve normal siyasi denetim imkânlarını kaybetmeye ve baskı politikalarının dozunu artırmaya başlar.  Ekonomik kriz, giderek artan toplumsal kamplaşma ve siyasi baskılar bir rejim krizini de tetiklemiştir. Muhalefetin tepkilerini bastırabilmek amacıyla Menderes, 12 Ekim 1958’de doğrudan muhalefete, yani kendine göre “nifak cephesine” karşı bir “Vatan Cephesi” çağrısı yapar. Vatan Cephesi’ne katılanların listeleri (Hayatta olmayanlar da dahil!) tamamen bir hükümet organına dönüşmüş olan radyodan her gün ilan edilir. Bu arada komedyenlere tekel maddeleri ve şekere yapılan zamlarla ilgili espri yasağı getirilir! (4 Aralık 1958) CHP, 14. Kurultayı’nda iktidarın demokratik denetimini hedefleyen bir dizi talebi içeren “İlk Hedefler Beyannamesi”ni ilan eder. Olaylar giderek hızlanır:  CHP yayın organı Ulus Gazetesi kapatılır. Muhalefet lideri İnönü,  Mayıs 1959’daki bir yurt gezisinde pek çok yerde saldırıya uğrar ve taşla yaralanır. (Uşak ve Topkapı olayları) İzmir’de İnönü’yü karşılayan kitle jandarma tarafından dağıtılır. Ancak halk DP il binasına saldırır. Bu arada Menderes Nisan 1960’ta, Batı’nın memnuniyetsiz tavrının da etkisi ve ekonomik nedenlerle, Moskova’ya gideceğini açıklar. Haber “dünyada geniş yankılar uyandırır!”

Tahkikat Komisyonu

18 Nisan’da DP çoğunluğunun oylarıyla “CHP ve bir kısım basını tahkikle görevli” bir Meclis komisyonu, yani ünlü   “Tahkikat Komisyonu” kurulur. Komisyon ülkedeki bütün siyasi faaliyetleri ve yayın faaliyetlerini yasaklamak da dahil çok geniş yetkilere sahiptir. CMUK ve diğer kanunlarda savcıya, sulh hâkimine, sorgu hâkimine ve askeri adli amirlere verilen yetkilerle donatılan komisyon, yayımladığı ilk bildiriyle soruşturmanın sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için bütün siyasi partiler ve bunlara bağlı kuruluşların her türlü kongre ve toplantılarını ve partilerin yeni örgütler kurmasını yasaklar. Bunun ardından 19 Nisan’da Ankara Kızılay’da olaylar çıkar. 28 Nisan 1960’ta İstanbul ve Ankara’da üniversite öğrencileri “kahrolsun diktatörler” ve “Menderes istifa”  sloganlarıyla kitlesel eylemlere başlar. Üç gün süren çatışmalarda polis ateş açar; bir öğrenci (Turan Emeksiz) bu ateşle, bir öğrenci de tank paleti altında can verir. (Nedim Özpolat) Üniversiteler kapatılır, sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Sıkıyönetim komutanlığı, beş kişiden kalabalık topluluklara ateş açılacağını bildirir. 3 Mayıs’ta Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Cemal Gürsel,  Milli Savunma Bakanı’na yazdığı mektupta bunalımın aşılabilmesi için Cumhurbaşkanı’nın istifasını ve bazı bakanların değiştirilmesini ister. 5 Mayıs’ta Ankara’da ünlü “555K” eylemi yapılır. (5. ayın 5. günü saat 5’te Kızılay’da)  Öğrenciler kendileriyle konuşmak isteyen Başbakan Menderes’i tartaklar. 21 Mayıs’ta Ankara’da Harp Okulu öğrencileri, subayların da katıldığı sessiz bir yürüyüş yapar. Bütün bu gelişmelerin ardından 27 Mayıs 1960 darbesi gelir. TSK içinde örgütlenmiş, içinde düşük ve orta rütbedeki subayların çoğunluğu oluşturduğu MBK (Milli Birlik Komitesi) iktidarı ele geçirir…

1-Çağlar Keyder. Türkiye’de Devlet ve Sınıflar. İletişim Yayınları 4l Baskı. 1995  s: 186

2- Age. S: 186

3- Age. S: 188

Hakkı Yükselen

Göz atın

BUGÜN, BOĞAZİÇİ DİRENİŞİ VE BİZ

“O halde, köylüler ekonominin gerilemesiyle birlikte bunalmışlardır; entelijensiya giderek daha yoksullaşmakta ve batmaktadır, küçük ve …

Dünyayı Değiştirebilmenin Tek Yolu, Sosyalizm İçin Savaşmaktır!

Pandemi ve ekonomik krizin birleştiği tarihi bir dönemden geçiyoruz. Bu durumdan kaynaklanan acımasız toplumsal kutuplaşma, …