Anasayfa / Genel / KİM BU BÜYÜYENLER?

KİM BU BÜYÜYENLER?

8.58, %13,9, 450 milyar dolar… Sırasıyla dolar kuru, işsizlik oranı ve dış borç. Bizi nefes alamaz, kuru ekmeğe mahkûm bırakan sayılardan bazıları. Aynı şekilde güvenilmez enflasyon oranı, sermayenin sıfırlanan milyon liralık vergi borçları, bürokratların çift (hatta üç beş) maaşının toplamı, ardı arkası kesilmeyen zamlar ve tabii kayıp 128 milyar doların ardından Demirörenler’in cebindeki kara deliğe düşen 750 milyon doları da unutmamak lazım.

Sofraya, cebine bakan emekçiler, evde yemek olmasının hayalini kuran çocuklar, işsizlikle özgüveni ve geleceği sarsılan gençlerin neler olup bittiğini görmesi için aslında bu sayılara ihtiyacı yok bile.

Büyü Babam Büyü

Derken bir müjde geliyor! Ocak-Mart 2021 döneminde gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 7 arttı. Yani Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye ekonomisi 2021’in ilk çeyreğinde yüzde yedi büyüdü. Oysa ekonomistler bu verinin (doğru ölçülüp ölçülmediği bir yana) anlamlı bir gösterge olmadığını söylüyor. Çünkü bu göstergelerin referans yılı yani 2020, gerçeği ölçemeyeceğimiz düzeyde anormallik gösteren bir yıldı.

Ekonomist Mahfi Eğilmez’in tabiriyle bu “yoksullaştıran bir büyüme”[1]. Jagdish Bhagwati’nin yoksullaştıran büyüme tezine referans veren Eğilmez, ülke daha fazla üretip daha fazla ihraç eder hale geldiği halde dış ticaret hadleri bozulduğu için daha az tüketebilir duruma gelmişse, bir başka ifadeyle ülke büyümüş ama refahı azalmışsa buna yoksullaştıran büyüme deniyor, diye açıklıyor.

Kendime Yazılar

Yukarıdaki tabloya baktığımızda kişi başı gelirin 2002-2008 arasında sabit USD kuruna paralel, hızlı bir ivmeyle büyüyen kişi başına gelir dikkat çekiyor. 2008 krizinin “teğet geçmesiyle” yavaşlayan kişi başına gelir ivmesi, 2013’le birlikte çakılmaya başlıyor. Bu çakılmaya paralel TL, dolar karşısında değer kaybetmeye başlıyor. Eğilmez bu tabloyu şöyle yorumluyor: “Türkiye’nin kişi başına gelirini artırmaya devam edebilmesi için 2009’dan ve özellikle de 2013’ten sonra yaptıklarının tersini yapması, bir başka ifadeyle hiç zaman geçirmeden AB ile tam üyelik müzakerelerine geri dönmesi, sosyal, siyasal ve ekonomik alanda yapısal reformları yapması gerekiyor. Ancak bunlar yapılabilirse Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uygulaması sırasında olduğu gibi doğrudan yabancı sermaye girişinin de etkisiyle yeniden bir zenginleştiren büyüme modeline dönüş sağlanabilir.”

Ne Pahasına?

Gerçekten öyle mi? Geriye dönüş bizi kurtarabilir mi? Biz kimiz? Bunları cevaplamak için gelin burjuva ekonomistlerinin övdüğü 2002-2009 sürecinde neler olduğuna bakalım.

Öncelikle dönemin Ekonomi ve Hazineden Sorumlu Devlet Bakanları’na baktığımızda üç emek düşmanı ismi görüyoruz: Kemal Derviş, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek. Bu döneme damgasını vuran ekonomik gelişme ise 2001 krizini “aşmak” üzere adeta göklerden inen piyasa dostu kahraman olan Derviş’in getirdiği, 80 darbesinin ardından işçi sınıfına yönelik en büyük tahribatlardan biri olan IMF tabanlı Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı.

Peki bu program neleri öngörüyordu ya da başka bir ifadeyle yükselen kişi başına gelir ne pahasınaydı? Bu programın en büyük “başarısı” kamunun ekonomideki rolünü daraltmaktı. 80 sonrası başlayan neo-liberal politikalar ve özelleştirmeler, Türkiye ekonomisinin küresel kapitalizmle tam bütünleşmeyi henüz sağlayamaması nedeniyle böyle olağanüstü bir döneme ihtiyaç duyuyordu. 98 yılında başlayan ekonomik kriz, Marmara Depremi gibi bir doğal afetle birleşince zemin hazır hale geldi. Derviş’in 2001’de başlattığı süreci, Babacan’ı ve Şimşek’i ile eksiksiz uygulamaya talip AKP iktidarı da işte böyle koşulların içinden doğdu. Böylece özelleştirmeler dört nala hızlandı, eğitimden sağlığa, enerjiden iletişim ve ulaştırmaya tüm sektörler piyasa rekabetine açıldı. Özelleştirmelerle birlikte piyasanın kanlı dişlerinin arasına atılan emekçiler için esnek ve güvencesiz çalışma, hak gasplarının, taşeronlaşmanın önü iyice açıldı. 2000’de %12 olan fiili sendikalaşma oranı, 2009’da %7’ye düşmüştü. Bugün gelinen noktada sendikalaşmanın illegalleştirilmesinde bu kutlu dönemin etkisi asla yadsınamaz.

Çözüm Liyakat Mı?

2021 Türkiye’si birçok insanın da yerinde teşbihi gibi müsilaj yılı oldu. Süregelen ve AKP ile taçlanan sermaye ve piyasa kölesi politikalar sonucu doğadan eğitime, sağlıktan ekonomiye her yanımızı salya sümük kaplamış durumda. Türkiye, 2020’de tüm dünyaya yayılan ve yaşamı felç eden Covid-19 afetine tıpkı 2001 öncesi gibi ekonomik krizin kucağında yakalandı. Dış politikadaki başarısızlık, bütçe açıkları, sermaye grupları arasında ayyuka çıkan çelişkiler, yönetememe krizi, yağmacılığın ortaya saçılması ile iktidar bloğunun oy oranlarının eridiği iddia ediliyor.[2] Diyelim ki bu doğru ve diyelim ki “ilk seçimde gidecekler”. Burjuva muhalefetin tüm bu karmaşık, iç içe geçmiş sorunları ve tarihsel nedenleri göz ardı edip, beceriksizliğe ve liyakat sorununa indirgemesi bir tesadüf mü? Yoksa yakıcı sorunları çözmeye aday işçi-emekçi merkezli, örgütlü bir toplumsal muhalefet ihtimalinin ortaya çıkmaması için öne atılan bir “cambaza bak oyunu” mu?

Çürümekte olan bir bedenin yara bandıyla tedavi edildiği nerede görülmüş? Ya da çürüyen bedeni öldüren tetiği çeken katilin hayat kurtardığı? Bugün emekçilerin, gençlerin, ezilenlerin içinde bulunduğu açlık, sefalet ve yozlaşmanın müsebbipleri arasında yönetime (en azından ekonomi yönetimine) talip Babacan yok mu? Ya da o burunlarda tüten, sabah akşam geri çağrılan parlamenter sistem sıra kendine geldiğinde burjuvaziden, sermayeden, patronlardan başkasını düşünecek mi?

Biz emekçilerin kendi ajandasını oluşturarak, kendi talepleriyle sahneye çıkmasının vakti çoktan geldi. Soralım ve takipçisi olalım, en küçük şirketlerden büyüğüne tüm emekçilerin önündeki sendikalaşma ve toplu iş sözleşmesi barikatları kalkacak mı? Yoksulluk sınırı altında yaşayanlardan vergi alınmaya devam edilecek mi? İşsizlik sigortasından, kamu bankalarından patronlara hibe edilen paralar geri alınacak mı? Asgari ücret yoksulluk sınırına çıkarılacak mı? Sağlık ve eğitimdeki özelleştirilmeler kamulaştırılacak mı? Bu soruları çoğaltalım ve bir araya gelelim.


[1] Önce Zenginleştiren Sonra Yoksullaştıran Büyüme, url: https://www.mahfiegilmez.com/2021/06/once-zenginlestiren-sonra-yoksullastran.html, 10.06.2021

[2] Bu konuda daha detaylı bir yazı için bkz: http://www.kirmizigazete.org/2021/04/24/sorun-sadece-bu-rejim-mi/

Aslı Sevim

Göz atın

Muhtaç Belgeseli Finalde

58. Antalya Altın Portakal Film Festivali 2 Ekim’de perdelerini açacak, 9 Ekim’de sona erecek festivalin …

FİLİZ ENGİN 1962-2019

Özlenirsin, alabildiğine varsın da Daha da var oluyorsun gün günden Olgun bir meyve gibi güleceksin …