Anasayfa / Genel / BUGÜN, BOĞAZİÇİ DİRENİŞİ VE BİZ

BUGÜN, BOĞAZİÇİ DİRENİŞİ VE BİZ

“O halde, köylüler ekonominin gerilemesiyle birlikte bunalmışlardır; entelijensiya giderek daha yoksullaşmakta ve batmaktadır, küçük ve orta burjuvazi yıkıma uğramış ve hoşnutsuzdur. Sınıf mücadelesi keskinleşmektedir.”

Troçki

İşçi ve ezilenlerin, kendi başlarının çaresine bakması gerektiği günlerden geçiyoruz. Tarihin cilvesi o ki, var oluş krizi yaşayan iktidarların da telkini bu yönde. Çürümüş sistemi, direksiyonu kaptırmadan değiştirmek isteyen kapitalistler, bu amaçla öylesine meşgul ki kendi ürünleri olan ucube neo-liberalizmin yarattığı Covid-19 salgınının, dünyanın her yerindeki emekçi ve yoksunların soyunu kırması gibi “zaiyatlarla” kaybedecek vakitleri yok. Hala, ellerinde daha fazla baskı altında bile olsa sömürebileceklerine inandığı çok miktarda insan olduğunu hesap ediyor gibi görünüyorlar (ahmaklar!). Yeni oyun kurulana kadar, mümkün olduğunca sessiz ve atomize bir topluma ihtiyaç var elbette. Kaybedecekleri şey çok ve sınıf bilinçleri yüksek. Aralarından bazılarını kurban etmeden yeniden paylaşımı beceremeyecekleri malum. Bu kurbanların kim olacağında dünya sınıflar mücadelesinin seyri başlıca etken olacak.

Boğaziçi Direnişi Neden Çıktı?

Boğaziçi Üniversitesi’nin Kayyum’u Melih Bulu’nun görevden alınmasıyla ilgili bir yazıya girişte, okuması yaşamasından zor bu kadar lafa ne gerek var? Çünkü Boğaziçi Direnişi işte böyle bir ortamda, yozlaşmış bir Saray tarafından rehin alınmış bir toplumda cereyan etti.

Bulu’nun, RTE tarafından 2 Ocak 2021’de Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne kayyum olarak atanmasının ardından 04 Ocak’ta yüzlerce öğrenci bir araya gelerek “Kayyum Rektöre Hayır” dediler. Hemen ertesi gün akademisyenler de rektörlüğe sırtlarını döndükleri bir protestoyla mücadeleye dahil oldular.

Bütün kayyumlara karşı bir araya gelen Boğaziçi Direnişi’nin başlıca talepleri şöyleydi:

  • Bulu’nun istifası ve atama sisteminin kaldırılması
  • Direnişe katıldığı için yargılanan tüm öğrencilerin serbest bırakılması
  • Güvenlik güçlerinin üniversitelerden çekilmesi
  • LGBTİ+ topluluklarına yönelik her tür ayrımcılığın son bulması
  • Kayyum yönetiminin aldığı tüm kararların iptali

Direniş Nasıl Büyüdü?

Boğaziçi Direnişi haklı olmasının yanı sıra cesareti ve direngenliği ile de bunalımda olan toplum nezdinde olumlu bir karşılık buldu. Tüm marjinalleştirme, şiddet, karalama ve tehditlere rağmen, Nisan ayında açıklanan bir araştırmada toplumun yüzde 67’sinin öğrencileri haklı bulduğu, %62’sinin ise polis müdahalelerini haksız gördüğü savunuldu[1]. Aynı araştırma, toplumun karalama yapılan konularda hassasiyeti olmasına rağmen rejim güçlerinin şiddet gösterdiği yerde hassasiyetlerini kenara bırakabildiklerini gösteriyor. İşte kriz ve salgın karşısında kendi başının çaresine bakması beklenenlerin büyük kısmında iktidara karşı öfke hiç olmadığı kadar artmış durumda. Aynı toplum uzun zaman sonra ilk defa Saray şürekâsının pisliklerine bu düzeyde kulak kabartıyor. Bu öfkenin nedenlerini tekrar sıralayarak yazıyı şişirmenin bir anlamı yok. Önemli olan bu krizin karakterinin doğru tahlil edilmesidir.[2] Yeri gelmişken, krizin derinliğinden medet umulmaması gerektiğini de vurgulamadan olmaz.

Özetle, kitleselleşemeyen işçi direnişlerinin yanı sıra bir tarafta demokratik talepleriyle üniversiteliler, doğasına sahip çıkan köylüler, yaşamına sahip çıkan kadınlar ve lgbti+lar, diğer yanda çıkarları için ifşaatları ile toplumu manipüle eden mafya ve suç örgütü liderleri. Türkiye’nin yakın dönemde önünde bulabildiği iki hat.

Tekrar Kayyum Melih Bulu’ya dönecek olursak, Bulu, sadece yetersiz değil küstah olduğunu da göstermekten çekinmeden protestolara 6 aylık ömür biçmişti. Tıpkı geçenlerde görevden alınan Alamos Gold – Biga Madencilik Genel Müdürü’nün Kazdağları Direnişi için “3-5 ay” ömür biçmesi gibi. Bulu’nun andığı 6 ay doldu, Boğaziçi Direnişi devam ediyor. Melih Bulu ise… Küstahlığının yanına birkaç küçültücü sıfat daha ekleyerek, 3 satırlık RTE kararıyla bir gece ansızın görevinden alındı.

Oysa RTE, Melih Bulu’yu atamasını, “Melih Bey’in orada çok çok başarılı olacağına” inandığını söyleyerek savunmuştu. Erdoğan, “Şu anda Boğaziçi’ndeki olayları, oradaki öğrencilerimizin bir olayı olarak tanımlamak mümkün değil. Oradaki öğrencilerimizle uzaktan yakından alakası yok” diyerek direnişi tanımadığını belirtmiş, kayyumları tanımayan üniversitelileri suçlu gibi göstermişti. Bu alışıldık tavrı ile kalmamış, Melih Bulu demek Cumhurbaşkanı demek anlamına gelen şu sözleri sarf etmiştir: “Yürekleri yetse ‘Cumhurbaşkanı da istifa etsin’ diyecekler. Ana muhalefet partisi bunun içinde, dağdan beslenen malum HDP bunun içinde, ne yazık ki İP de bunun içinde. Karıştırmanın gayreti içindeler. Bu işi bir daha Gezi olaylarıyla aynı yere getiremeyecekler. Bunların çoğu mikser ya. Bizim mikserlerle işimiz yok. Oradaki yavruları teröre peşkeş çekmeyecekler. Dikkat edin, içeride bir şey yok. Siz rektörün odasını işgale yeltenirseniz ona da ‘hoş geldin’ demezler.”

Kayyum Bulu’nun Ardından…

Rejimin nefret suçlarının tetikçisi Yeni Akit Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü Karahasanoğlu, Bulu’nun görevden alınmasını şöyle yorumladı: “6 ay sonra, hem de 15 Temmuz’un yıl dönümünde, Cumhurbaşkanı Erdoğan Bulu’yu görevden almak zorunda kaldı. Kimse bana hikâye anlatmasın. Tayyip Erdoğan bunun hesabını sorar. Ömrümüz varsa göreceğiz. Onların yanına bırakmaz ama şu an işte bir darbe girişimi daha budur.”

Nagehan Alçı daha kendini öne atarak, durduk yere uyardı: “Boğaziçililer olarak unutmayalım ki devlet, direnişçileri haklı bulduğu için değil, bilakis Melih Bulu direnişçilere karşı çok taviz verdiği için görevden alındı. Yani protestocular zafer kazanmış havasına girmemeli. Dolayısıyla Boğaziçililerin Bulu’nun istifası ile yumuşamaları ve maksimalist taleplerden uzaklaşmaları gerekiyor. Buna karşılık YÖK’ün ve hükümetin de Boğaziçi’nin ruhuna aykırı zorlamalar içinde olmaması şart.”

Yukarıdaki alıntıları aktararak sözlerini çoğaltmak istemezdik ama liberalinden gericisine iktidar aparatlarının Boğaziçi Direnişi üzerine akıl vermelerini küçümsememek gerekir. Çünkü Saray rejiminin en basit demokratik talebi bile karşılamaktan aciz olduğunu kabul ettikleri kadar, iktidarı elinde tutabilmek için ne kadar daha baskıcı olabileceğini göstermiş oluyorlar.

Zafer mi, Değil mi Tuzağı

Kayyumun koltuğunu sarsmak asla küçümsenecek bir mevzi değil hele ki bugünün Türkiye’sinde. Fakat sırf bunun için bile Boğaziçi Direnişçileri çok ağır bedeller ödedi. Şiddet gördü, tehdit edildi, çıplak arandı, hedef gösterildi, evi basıldı, davalar açıldı, kazanılmış hakları elinden alındı…

Direnişçilerin kendi ifadesinde olduğu gibi bu bir zafer değil çünkü haklı talepleri henüz hayata geçirilemedi. Fakat toplumsal muhalefete güç ve moral veren kazanımlar konusunda ne kadar gurur duysalar az. Boğaziçi Direnişi’nin Gezi ile kıyaslanmasındaysa şu notu atlamamalı: Bugün içinde bulunduğumuz kriz, devamı olduğu 2013’tekinden daha karanlık ve daha derin. Gezi Direnişi kazanımlarına rağmen yenildi ve herkesin ödediği ağır bedellerin bununla çok ilgisi var. Bu yüzden, kayyumları ve onlara ihtiyaç duyan Saray rejimini alaşağı etmek için yapacak çok şey var. Dünyanın dört bir yanından nefes alamıyoruz sesleri yükselirken bugün kaybedeceğimiz tek bir mevzi bile kalmadığını konuşuyoruz.

Tüm Bileşenleriyle Bütün Bu Bedellere Gururla Göğüs Germiş Bir Direnişle Zafer Arasındaki Mesafe Nasıl Kapatılır?

Boğaziçi Direnişi’nin yenilgiye uğramaması için Gezi’den daha yaygın ve daha örgütlü bir kitleselliğe ihtiyacımız var. Diğer tüm demokratik talepler kadar Boğaziçililerin de talepleri etrafında kitleselliği örüp ileriye taşıyabilecek potansiyel bugün de işçi sınıfındadır. Devrimci Marksistler, en geniş ilerici güç olan işçi sınıfını toplumun tüm taleplerini savunacak kadar güçlendirmeli. Sayısı giderek artan, büyük baskı altındaki mücadeleleri birleştirecek, savunup derinleştirecek yöntemleri geliştirmek ertelenemeyecek bir görev olarak kapımıza dayanmış durumda.

Bunu yapmadan/yapamadan mücadelenin bilançosunu sınıfın bilincine ya da hareketin genel durumuna bağlamak en iyi niyetiyle teslimiyet anlamına gelir. Bunu söylemek, 2021 Türkiye ve küresel kapitalizm gerçeğinde sosyalizm mücadelesi veren devrimcilerin üzerindeki baskıyı, gücünün maddi sınırlarını, cesaretlerini görmediğimiz anlamına gelmez. Bin kez hayır. Aksine bugün tüm dünyanın geleceği için yükselen her ses, reform değil bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda. Bu nedenle tek atımlık gücümüzü en doğru şekilde kullanmak için en gerici anlarda bile asıl olarak ne istediğimizi hatırlamak gerekiyor.

Fakat insanlık tarihinin en ağır krizlerinden birinden geçerken “kitleler bilinçlenmediği için olmadı” demek yerine “yaşamı belirleyen bilinç değil, tam tersine, bilinci belirleyen yaşamdır” demeliyiz. Bu mücadeleyi zafere götürecek yolun, tüm marjinalleştirilen, ezilen, sömürülen bileşenleri bir araya getirip, ayrı ayrı durulduğunda yükselemeyen taleplerinin de kazanımını hedefleyen, toplumun tüm sömürü zincirlerini kırmaya talip bir sosyalizm mücadelesi olduğunu söylemekten utanmamalıyız. Bugün karşı karşıya kaldığımız sorunları kimseyi geride bırakmadan çözebilecek tek yolun sosyalizm olduğunu söylemekten geri durmamalıyız. Kitlelerin hazır olup olmaması hedefimizi değil taktiklerimizi belirler.

Aslı Sevim


[1] Kaynak: https://kisadalga.net/haber/detay/kondadan-bogazici-direnisi-anketi-akp-secmenin-yuzde-12sinin-polis-mudahalesini-haksiz-buluyor_4481

[2] http://www.kirmizigazete.org/2021/06/24/yeni-bir-donemin-baslangici-olarak-deniz-poyraz-cinayeti/

Göz atın

Dünyayı Değiştirebilmenin Tek Yolu, Sosyalizm İçin Savaşmaktır!

Pandemi ve ekonomik krizin birleştiği tarihi bir dönemden geçiyoruz. Bu durumdan kaynaklanan acımasız toplumsal kutuplaşma, …

ERDOĞAN VE BAHÇELİ NE DEMEK İSTİYORLAR?

Rejimin iki ortağının peş peşe gelen açıklamaları, önümüzdeki seçimlere ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin niyetlerini biraz …