KÜBA: “RADİKAL TURİSTLER İÇİN SOSYALİZM!”

KÜBA: “RADİKAL TURİSTLER İÇİN SOSYALİZM!”

B. Turgut

Netflix’de “Küba ve Kameraman” isimli bir belgesel var. John Alpert adındaki bir gazeteci 1970’li yıllardan başlayarak Küba’ya her 5-10 yılda bir yaptığı ziyaretlerde, aynı insanlarla çekimler yaparak itinalı bir belgesel ortaya çıkarmış. 5 yıllık döngüler içinde aynı insanların hayatında gerçekleşen değişimleri göstermesi açısından ilginç bir belgesel. Devrimin hemen ardından oluşan bolluğun, belirli dönemlerde ve özellikle de SSCB’nin yıkılması sonrasında ne oranda değiştiğini görüyoruz. İnsanların hayatla, Küba ve Küba Komünist Partisi ile ilişkisinin ne düzeye geldiğini gösteriyor. Aynı zamanda, “tarihin anlık bir fotoğraf karesi ile değil, ancak bir film şeridi olarak kavranmasının mümkün olduğu” nu hepimize hatırlatması bakımından da önemli. Okuyuculara bu belgeselin de eşlik ettiği bir süreci, bazı politik arka planları da aktararak anlatmaya çalışacağız.

Geçtiğimiz aylar içerisinde Küba’da gerçekleşen 15 Noviembre (15N) protestolarının, Küba polisinin gösteri öncesi yaptığı baskınlar nedeniyle gerçekleştirilememesi, Küba’yı ve orada gelişen hareketliliğin niteliğinin tarif edilmesi gereğini bir kez daha sosyalist kamuoyunun önüne koydu.

15N çağrıcılarının kimler olduğu konusunda elbette emin olunamasa da, çağrıya Küba içerisindeki sosyalist muhalefetin katıldığı bilgileri de ulaşıyor. Miami Kübalıları denilen, mevcut rejimden adeta tiksinen diasporanın bu yürüyüşe verdiği desteği tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyor. Nitekim Florida (ABD) Belediye Başkanı, daha önceki protestolar sırasında Küba’daki insani felakete karşı ABD yönetimine askeri müdahale çağrısında bulunmuştu.

Tarih bugün bütün yönleri ile “ıssız adada sosyalizm” savunucularının, ya da Kızıl yıldızlı bere ile Havana’da poz vermekten ibaret “Küba dostluğunun” kurduğu cümlelerden daha bütünlüklü bir tahlili ve gerçekte ne olduğunun ve hatta ne olacağının panoramasını çıkarmayı önümüze bir görev olarak koyuyor.

Yakın tarih, muzaffer olmuş başka bir Ekim devrimine tanıklık edemedi. Dünya üzerinde insanın herhangi bir “iç sıkıntısı” olmadan savunabileceği Ekim devrimi yaşanmaması bir yana; bizzat Komünist parti bürokratları eliyle restore edilen rejimler (SSCB), yine Komünist partiler eliyle dönüştürülen “devletli kapitalizm” (Vietnam) ve “devletli emperyalizm” (Çin) ve hatta bürokratik devletlere dahi rahmet okutacak, “Monarşik devlet” (Kuzey Kore) gibi felaketlerin zuhur etmesi, tek bir insanın yaşam süresine sığdı. Bu tabloya baktığımızda tarihin sosyalistlerden bir tür intikamından bahsetmek mümkün.

Bütün bu tarih taşkalası, arada herhangi bir kuşak farkı dahi yaşanmadan, devrimi yapan gerillaların eliyle uygulamaya konulan kapitalist inşa adımlarını da görmemizi sağlıyor. Sol kamuoyunda, Küba’ya dair her iki uçtaki kafa karışıklığı bir parça da buradan besleniyor. Nitekim bugün Küba Komünist Partisi (KKP) bürokratlarının hemen hepsinin gerilla kıyafetleri ile Sierra Maestra’da çekilmiş gerilla görüntüleri mevcut. Üstelik, bütün dünyadaki gençlik hareketlerinde Küba’yı bürokratik Sovyet sosyalizmine karşı tercih edilmiş bir seçenek yapan bir ortak hafıza da var. Masada oturan, asık yüzlü parti bürokratlarına benzemeyen, şeker çuvalı taşıyan, ABD’nin adayı işgal planı olan Domuzlar Körfezi çıkartmasında ellerinde mavzerlerle aktif çatışma hattında devrimi savunanlar da aynı insanlar.

Troçki, 1930’larda, sosyalizmle, sosyalizmin inşa süreciyle ve Sovyetler Birliği’nin gerçek sorunlarıyla hiç ilgilenmedikleri halde kendilerini “Sovyetler Birliğinin Dostları” olarak tanıtan bazı yazarların o dönem yaratmaya başladıkları uluslararası bir ekolü  “Radikal turistler için sosyalizm..!”  olarak tanımlar. Bu, genel olarak ilgili kişilere prestij sağlayan, ancak her türlü eleştirellikten uzak bir “dostluktur.” Troçki’ye göre, birkaç farklı kategoriye ayrılan bu kişilerin ortak özellikleri, “oldubittiler karşısında el pençe divan durmaları ve uyuşturucu genellemelere tutkun olmalarıdır…”

Tabii, artık o “dostluğun” yerinde yeller esiyor. Devasa büyüklükte bir “süper güç” olan SSCB, kendi bürokrasisi eliyle, bir restorasyon sürecini tamamladı ve onu her türlü eleştiriden muaf tutup son ana kadar gözü kapalı destekleyen “dostlarının” alkışları arasında yıkılarak tarihe karıştı!

Bugün aynı şey, çok daha açık ve daha baskın bir biçimde, SSCB’nin 203’te biri büyüklükteki bir adada, Küba’nın başına gelmek üzere. Emperyalizmin, SSCB’nin yıkılmasında   “dünya ekonomisinin” egemen gücü olarak daha dolaylı bir rolü olsa da, Küba’nın bu duruma gelmesinde çok daha doğrudan bir rolü olduğu açıktır. Bu rol elbette Küba’nın “sosyalist” bir devlet ve ne yazık ki uzun süre önce “yerinde saymaya başlayıp sonra da gerileyen bir  “geçiş toplumu” olarak muhtemel bir yıkımında da son derece etkili olacaktır.

Yani bu noktada 1960’ların başından bu yana süregelen etkili ABD ambargosunun, varlığı büyük umutlara yol açan bu küçük ülkeyi nasıl hırpaladığı, çaresiz hallere düşürdüğü unutulmamalıdır. Ancak bu etki, çok önemli de olsa,  ABD’ye 150 km mesafedeki küçük bir ada devletinin sosyalizm deneyimi açısından bir “sürpriz” veya hiç beklenmedik bir durum değildi.

Emperyalizmin “doğal, malum ve kaçınılmaz” rolünü bir yana koyacak olursak, Küba, esas olarak aynı SSCB gibi, içerideki bürokrasi ve dışarıdaki “dostları” sayesinde yenilme ve yıkılma noktasına gelmiştir. Bir yenilginin suçunu “düşmanların” (mesela emperyalizmin) üzerine yıkmak, benzer durumlarda sol içinde yaygın bir açıklama biçimi olsa da yararsızdır; çünkü düşmanın işi budur. Önemli olan kendimizin ne yapıp ne yapamadığıdır.  

Tabii, Küba da aynı SSCB gibi her türlü eleştiriden muaftır! Çünkü “dostluk”  böyle bir şeydir! Oysa devrimci anlamda eleştiri çoğu zaman hayat kurtarır. Ancak “Küba dostları” ekolü, SSCB’nin dostlarından çok daha radikal unsurları içermektedir.

Küba halkının, bir kısmı bu işleri çoktan bırakmış eski devrimciler için nostaljik ve turistik bir sosyalizm ortamını muhafaza etmek, onların turistik dükkânlardan kızıl yıldızlı bereler satın alıp devrimci gençlik hayallerini yaşadıkları bir sahnenin figüranları olmak gibi bir görevi elbette olamaz.

Yine aynı şekilde, Kübalı emekçilerin uzak ülkelerin kimi sosyalistlerinin “tek ülkede sosyalizm”in de ötesinde “ıssız adada sosyalizm” hayallerinin bekçiliğini yapmak veya bunların gerçekleştiğini sandıkları, yoksulluğun paylaşılmasına dayalı bir “sosyalizmin” bütün yükünü yüklenmek; bu arada da her türlü yoksulluğa ve yoksunluğa belirsiz bir süre boyunca katlanmak gibi tarihsel görevleri de olamaz.

Onlardan bu kadar ağır görevleri yüklenmelerini isteyip ancak yıllardır yaşadıkları olumsuzlukların, yokluk ve yoksunlukların en azından bir bölümünden sorumlu gördükleri hükümetlerini protesto etmeyi çok görerek “devrimcilik” de yapılamaz.

Küba’yı “sosyalizmin son kalesi olarak” görüp sözüm ona onu ayakta tutmak için uzaktan uzağa atılan hamasi nutuklar, “boşluğa” doğru yapılan boş konuşmalar, içeriklerine bakıldığında gerçekte sosyalizme ve sosyalizmin sorunlarına ilişkin derin bir ilgisizliğin de kanıtı. Bu öyle bir ilgisizlik ki, dünyanın pek çok köşesinde (şu haliyle bile) emekçiler ve devrimciler açısından ciddi bir ideolojik-moral hasar yaratacak olsa da, “Küba sosyalizminin” yıkılması bu “radikal turistlerin” kafasını fazla meşgul etmeyecek. Nereden mi biliyoruz?  Yeryüzünde Küba’nın 203 küsur katı bir alanı kapsayan, hemen her türlü kaynağa sahip, dünyanın ilk işçi devleti SSCB’nin ve diğerlerinin yıkılıp gitmesini, Çin ve Vietnam’ın hem de “Komünist Partiler” yönetiminde düşman kapitalist birer devlete dönüşmelerini, “revizyonizm ve revizyonistler” üzerine birkaç boş tekerlemeyi tekrarlamanın ötesinde hiç umursamamalarından biliyoruz.

Küba Devrimi:

Küba Devrimi’nin birkaç önemli noktasından biri, kuşkusuz, Amerika kıtasında yaşanmış ilk muzaffer sosyalist devrim olmasıydı. 1961’den başlayan devrim, burjuva mülkiyetini kaldırdı, planlı ekonomiye geçti. Devrimden sonra üretim araçlarının topluma ait olması, dış ticaretin devlet ve kamu tarafından kontrol edilmesi sağlandı.  Ada, ABD’nin otel casino işletmesi olmaktan çıkarıldı.

Bu kamulaştırmalar, adada maddi bir bolluk sağlarken, adayı kültürel ve bilimsel sıçramaların da merkezi haline getirdi. Parasız eğitim, barınma, sağlık hizmetlerinin sunulmasının yanı sıra, eğitim alan kitlelerin devrimin bizzat taşıyıcısı olacakları teknik-bilimsel-sosyal kadrolar haline gelmesini de sağladı.

Bugün sağlıkta, eğitimde Küba mucizesi denilen şeyin kökeni budur; Devrimin özel mülkiyeti kitleler lehine ilgası. ABD’nin burnunun dibinde türlü açık-gizli müdahaleler ile uzun yıllar direnen ada ülkesinin, aslında kazandığı kitle meşruiyetinin kökeni de budur. Fidel Castro ve devrimin diğer sembol isimlerinin “ulu önderlik” seviyesine gelmesini bu sağlamıştır.

Bugün, petrol alımı karşılığında, Venezüela’ya, daha önceleri de makina parçalarına karşı SSCB’ye “ihraç edilen” sağlık işçileri, doktorlar, hemşireler, tüm Karayip ülkelerinde dolar karşılığı mübadele edilen personellerin toplumsal kökeni de buna dayanır.

Ancak, teorinin hayata dokunduğu yer burada açığa çıkıyor. Sosyalizmin, Latin Amerika kıtasına ve oradan da tüm dünyaya yayılmadığı koşullarda pazar yasalarına tabi olmak zorunda kalıyordu, tek ülkede sosyalizmci teori. Stalinist muarızlarının duygusal gözyaşlarının arasında, tek adada sosyalizm teorisine dönüşmekten başka elinden gelen bir şey kalmıyordu. Küba yönetimi, özellikle çok çetin abluka koşullarından, SSCB nin doğrudan ilaç, temel sanayi ürünleri, hayvansal gıda vb. gibi onlarca kaleme yayılan yardımı olmaksızın çarkını döndürmekten mahrum kalıyordu.

Ekim devriminin başına gelen benzer deneyim, SSCB’nin 206 da biri kadar büyüklükteki bu ada ülkesinin de başına geldi. Devrimin  ardından Jamaica, Haiti, Nikaragua, Grenada vb ülkelerde ciddi devrimci süreçler yaşansa da, kimi zaman emperyalizmin doğrudan müdahaleleri ile (Grenada, Jamaica, Nikaragua), kimi zaman da bizzat bu devrimci süreçlerin önderliklerinin, akıl hocaları olan SSCB yönetiminin doğrudan-dolaylı etkileri ile de doğduğu andan itibaren boğulması nedeniyle kendini çoğaltamadı. Nedenleri çok değerli bir şekilde ayrı bir yazıda hatta dosyada tartışılabilecek onlarca kalkışma, devrimci süreç yenildi. Bilanço bugün çok açık. Sonuç kategorik olarak eksi, hatta sıfır ibresine yakın.

Bütün bunlar, diyalektik olarak birbirine bağlı süreçlerdi elbette. Bu devrimci süreçlere etki eden önderliklerin zaafı hatta bizzat Küba’nın müdahaleleri de bu süreçlerin tersine dönmesinin ciddi olarak nedenleri arasında. Nitekim Küba’nın SSCB ile birlikte benimsediği “barış içinde bir arada yaşama” politikası nedeniyle, Nikaragua’da başarı kazanmış Sandinistlere “kendi yollarını izlememeleri gerektiği” nasihati vermeleri de bunun bir parçası idi. Bu, elbette bugün, neredeyse doğumundan itibaren bürokratik bir kasta dönüşen Küba KP’sinin yalnızlığına da neden oldu.

SSCB’nin dağılma süreci, Küba için, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olan resmi KP’lerde yaşanan duygusal, ideolojik sorunlardan çok daha başka bir anlam da içeriyordu. O güne kadar uzak uydu olarak yaşamını sürdürmesini bir şekilde mümkün kılan bu bağ sayesinde temel üretim alanlarında herhangi bir planlamaya sahip olmaya dahi gerek duymayan Küba KP’si, büyük bir boşluğu derinden hissetmeye başladı.

Bu açıdan Küba KP’nin önünde diyalektiğin zorunlu kıldığı iki temel yol vardı; belli bir miktarda, belli biçimlerde direnmek veya bir tür karma kapitalist ekonominin kapılarını zorlamak.

Troçki’nin SSCB’de iktidarı gasp etmiş bürokrasi için geliştirdiği teori Küba’da doğrulanmıştır: ya proletarya bürokrasiyi politik olarak devirmeyi başarır, ya da bürokrasi er ya da geç kapitalist restorasyonun faili olacaktır.

Ayrıca sadece bu süreç bile, kapitalizmin yarattığı “evrenselliğin” boyutlarını kavramayı sağlayabilir. Bu kavrayışta olan “Tek ülkede Sosyalizm” savunucuları muhakkak olacaktır. Onlar için bir ülkede “sosyalizmi bulmak” için, devlet okulları sayısı ve oranı, ya da parasız sağlık uygulamaları yeterli oluyor. Buradan çıkılan yolun “İskandinav tipi sosyalizm” ve “bir tür sosyal devlet” savunusuna ulaşması işten değil elbette.

Küba hükümeti, bu baylara prim vermemiş olacak ki, ikinci yolu seçti. Uzun bir süredir devam eden bir entegrasyon, hatta bizzat Castro eliyle yapılandırmanın yolu açıldı. Çeliğin, demirin, şırınganın, tarımsal gübrenin, gıdanın yasası en azından geçersiz teorileri önüne katıp götürüyor.

Ne oluyor?

Küba ekonomisi büyük oranda ithalata bağlı olarak işliyor. Örneğin Tarım sektöründe ihtiyacın yaklaşık %80’i doğrudan ithalata bağlı. İthalat yaptığı ülkeler arasında ilk 6 ülke, sırasıyla, İspanya, Çin, İtalya, Brezilya, Kanada ve ABD. İthalat, özellikle turizm gibi sektörlerden gelen gelirle dengelenmeye çalışılıyor.

Pandeminin Küba üzerinde bütün ülkelerden ayrı bir etkisi daha oldu. O da, ihracat kalemlerinin başında gelen Turizm gelirlerinin yaklaşık %90 oranında azalması. Küba’ya gelen turistler 2020 yılında 1.231.000 kişi iken, 2021 yılında 76.000 e geriledi. Bu durum ciddi bir miktarda döviz açığına da neden oldu. Pandemi döneminde dibe çakılan turizm gelirleri, bu ithalat kalemlerini karşılamada yeterli olmuyor.  Örneğin, İspanya’dan yıllık yaklaşık 1,1 milyar dolarlık yapılan ithalat, pandemi sonrası 600 milyon dolara geriledi.

Aynı zamanda Küba Merkez Bankasının 4 ocak 2021 tarihinde Küba’da o ana kadar tedavülde olan iki ayrı para birimini (CUC-uluslararası para birimi, CUP-küba pesosu) tekleştirmesi, hemen ardından da ciddi bir miktarda devualasyona (%11 oranında) girmesi  büyük oranlı bir enflasyona neden oldu.

Hükümet, özellikle “yastık altından tutulan” büyük oranda yurtdışında yaşayan Küba’lılardan elde edilen dolarların piyasaya dönmesini sağlamak için, dolarla alışveriş yapılan mağazaları hizmete açtı. Enflasyonun büyümesine rağmen, yurtdışındaki tanıdıkları aracılığıyla veya değişik yollarla dolar temin edebilen Küba’lılar, ister kredi kartı isterse de nakit olarak istediklerini bu mağazalardan alabiliyor. Bu dolarizasyon ve onun sembolleri olan mağazalar protestolar sırasında yağmalanmaktan kurtulamadı.

Nitekim bir doların 24 CUP ile sabitlendiği merkez bankası göstergelerinin tersine, “serbest piyasada” dolar 90-95 CUP değerinde takas edilebiliyor.

Dolara erişim şu açıdan önemli; eğer dolarınız var ise, dolar dükkânlarından istediğiniz alışverişi yapabiliyorsunuz, aksi durumda ciddi bir yoklukla başbaşasınız.

Yukarda bahsettiğimiz Küba dostları, sosyalizmi yoksulluk ve yokluk temelinde eşitlenmek olarak görüyor olsa gerek. Oysa kamu uygulamaları başkanı olan Murillo bütün bu değişimleri ve develüasyonu oldukça piyasacı bir gözle yararlı görüyor: “Şirketler verimliliklerini arttırmaları için baskı altında olurlar, insanlar bu sayede işlerinde daha üretken, daha verimli olmaya zorlanır.”

Küba ve sağlık sistemi de, bilinenin aksine, sonraki dalgalarda Covid ile mücadelede yetersiz kaldı.

Pandeminin başından Nisan 2021 tarihine kadar toplam ölüm sayısı, 664 iken, mayıstan ekime kadar geçen 5 ayda 7.590 yeni ölüm kaydedildi. Küba kendi aşısını bulmuş ise de, aşıyı çoğaltacak altyapı eksikliği nedeniyle, nüfusun aşılanma oranı (son dönemdeki ileri atağa rağmen) hala %20’lerde seyrediyor. Sağlık sistemi çöktüğü ve yüzlerce ağır hasta evlerine gönderildiği için bir öfke kaynağı haline geldi.

Venezüela’dan Küba’ya gönderilen doktorlar karşılığında alınan petrol, Venezüela’daki karışıklıktan ve ayrıca tankerlerin sigortasının ambargo nedeniyle yapılamamasından dolayı oldukça azaldı. Bu da aynı zamanda yaygın elektrik kesintilerine neden oluyor.

Mali panorama

Hemen buraya bir not ekleyelim. Çünkü genel olarak solcuların “asr-ı saadet” e dönme özlemleri Castro’nun ölümü ile adreslenecek: lider öldükten sonra revizyonizmin gelmesi mevzusu.

Bu nasıl zayıf bir sosyalizmdir ki ulu önderin ölümünün hemen ardından, onun iktidarda tuttuğu yöneticiler eliyle önce “revize edilip” ardından yıkılması mümkün olmaktadır? Ancak durum bu soruya gelecek cevaplardan daha karmaşık. Nitekim bu dönüşümler hem Fidel dönemine, hem de halefi Raul Castro dönemine kadar uzanıyor. Kaldı ki, ekonomik yasalar kişilerin “yüceliğinden” de oldukça bağımsız işliyor.

Örneğin Raul Castro, bugünkü dönüşümlerin ana taşıyıcısı olan Devrimci Silahlı Kuvvetlerin (FAR) ekonomik holdingi olan Grupo de Administración Empresarial SA (Gaesa) ve generallerin “verimli birer yöneticiye dönmesi” planının mucidiydi. Şimdi bu grup, ekonominin %50 ye yakınını ve hemen hemen tüm perakende pazarını elinde tutar hale geldi.

Özellikle Zed-Marael serbest ticaret bölgesinin yönetiminden başlamak üzere, turizm, finans, gümrükler, emlak piyasasındaki alım-satımlar ve yabancı şirketlere açılma bu grup tarafından kontrol ediliyor.

Burası başka coğrafyalardan da oldukça tanıdık bir hikaye…

2013 yılında özel imtiyazlı ve 2013/313 No’lu Yatırım ve Teşvikleri Kanunu kapsamında kurulmuş olan ve serbest bölge gibi çalışan ZED Mariel Bölgesi bir sanayi parkı olarak işletiliyor. Burada ithal ikameci bir modelin devreye alındığını söylemek mümkün. Hatta bu bölgeden Latin Amerika’daki diğer ülkelere ve Karayip ülkelerine ihracat temel hedefler arasında.

ZED Mariel Bölgesinde bulunan 30 adet %100 yabancı sermayeli, 15 adet Kübalı şirketlerle ortaklık halindeki ve 2 uluslararası katılım şirketi şeklindeki toplam 47 yabancı şirketin bazıları şunlar:

▪ 2 Kanada (Cupet-Sherritt International, petrol şirketi, WYM Group kağıt ve peçete üretimi)

▪ 2 Belçika (BDC Log-sağlık sektörüne yönelik malzemeler/ BDC Tec-elektrik panelleri ve ısı sensörleri),

▪ 2 İspanya (ProFood Services-meyve suyu ve içerecek konteynırları dağıtımı/ Teconsa-metal yapılar), ▪

2 Meksika (Richmeat de Cuba-et paketleme/Devox Caribe-boya ve pas önleyici malzeme üretimi),

▪ 2 Brezilya (Brascuba-sigara üretimi/Odebrecht’e bağlı COI-altyapı ve mühendislik),

▪ 2 Hollanda (Unilever/Womy-malzeme kiralama şirketi),

▪ 1 Güney Kore (Arco33-tek kullanımlık şırınga ve sağlık malzemeleri),

▪ 1 Fransa (Bouygues-inşaat firması), 1 Vietnam (Thai Binh Corp-kâğıt tuvalet malzemeleri),

▪ 1 Singapur (PSA International-Mariel Limanı’nı yönetim),

▪ 2 İspanya (Grupo Tot Color-araba boyası/Iberostar’a bağlı bir ortaklık-otel malzemeleri ithalatı ve dağıtımı), ▪ 1 Portekiz (Engimov-mühendislik ve mimarlık),

▪ 1 Brezilya %100 sermayeli auto sanayi(FIDAS DO BRASIL S.A.), ▪ 1 Panama (Autocentro-RF yapımı Kamaz kamyonlarının yapımı),

▪ 1 ABD şirketi ilaç üretimi sektöründe (Innovative Immunotherapy Alliance S.A.),

▪ 1 Vietnam deterjan ve temizlik malzemeleri (Suchel-TBV S.A.),

▪ 1 İtalya çocuk bezi imalatı (Industrias-Arthis S.A),

21 ülkeden İspanya 16, Hollanda 2, Fransa 2, Belçika 2, Portekiz 1, İsviçre 1, İtalya 3, Meksika 2, Kanada 2, İngiltere 1, ABD 1, Porto Riko 1, Brezilya 3, Panama 1, El Salvador 1, Şili 1, Vietnam 3, Güney Kore 1, Küba 8 olmak üzere toplam 57 özel şirket bulunmakta.

İhracat veya ithalat işlemleri Küba Dış Ticaret ve Yatırım Bakanlığı (MINCEX) tarafından yönetiliyor.

Bu bölgedeki firmalarda Küba vatandaşları veya Küba’da yerleşik kişiler çalışabiliyor. Toplam işgücünün yaklaşık %17’si bu bölgelerde çalışıyor. Küba’da grevler fiilen yasaklanmış durumda.

Madencilik sektöründe Küba, dünyanın önde gelen nikel ve kobalt üreticisi/tedarikçisi konumunda. Küba, 2019 yılında dünyanın en çok kobalt üreten ülkeleri listesinde beşinci sırada yer almış ve 3.500 tonluk üretim ile küresel üretimde %2,5’luk bir pay sahibi. Ülkenin Mao Bölgesindeki nikel yataklarından çıkarılan 500 bin tonluk üretim kapasitesi ile de dünyanın 3. büyük üreticisi.

Latin Amerika’da oldukça yüksek tepkilere uğramış olan Sherrit uluslararası madencilik şirketi, Küba hükümetiyle ortaklaşa Küba’da nikel madenciliğinden sorumlu. Küba ve Kanada arasındaki ticari alışveriş, birden fazla vesileyle yılda 1.000 milyon doları aştı ve Kanadalı şirketler, nikel üretimi, elektrik üretimi ve petrol arama gibi ülke ekonomisi için kilit sektörlere yatırım yaptı.

Zed Mareal bölgesi de dâhil olmak üzere, BAE’den Japonya’ya kadar 200 kadar firma yerleşik olarak Küba’da faaliyet gösteriyor.

Küba Qua Vadis? (*Küba Nereye?)

Küba’daki rejimin yıkılmasının sonuçlarının, bu rejimin devrimci olmayan bütün eğilimlerine rağmen devrimci açıdan dikkatle ele alınması lazım. Bu ada deneyiminin yıkılması sadece o adayı ilgilendirmiyor. Tüm dünya sosyalist hareketinde yaratacağı moral yükle birlikte ele alınması ve bir kuyumcu ustalığı ile tahlil edilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla, tıpkı yukarıda anlattığımız Küba dostlarının “Küba sosyalizmine” duyduğu hayranca ifadelerin gizlediği sağırlık ile “zaten bürokratik yozlaşma ile yönetiliyordu” bir madalyonun iki yüzü olmaya devam edecek.

Konulara, “bir takım soyutlamalarla değil, devrimci –politik bir yöntemle” yaklaşılmalı. Özellikle, devrim ve karşı devrim boyutlarının bu denli iç içe geçtiği zamanlarda.

Troçki SSCB için geliştirdiği analizlerde, işçi devleti tahlili için üç dayanaktan bahseder; merkezi olarak planlanmış ekonomi, dış ticarette devlet tekeli, temel üretim ve değişim araçlarının özel mülkiyetten arındırılmış olması. SSCB Bürokrasisinin tahliline, özellikle,  4. Enternasyonal’in Amerika seksiyonu olan Amerikan İşçi Partisi içinde Scahtman ile yaptığı polemiklerde uzunca bir yer verir. Schatman’ın, SSCB’nin bir tür kapitalizm olduğu tahliline karşı, teorik zeminin öneminin altını çizer.

“Politik sonuçlara ampirik olarak varılıyorsa tutarsızlık bir tür avantaj (hatta adaptasyon yeteneği-yn) olarak görülüyorsa, o zaman marksist politika kaçınılmaz olarak izlenimcilikle (veya dönemin modası ile yn) yer değiştirir. -Pek çok bakımdan küçük burjuva entellektüellerinin karakteristiği- . Olayların her yeni dönüşümü ampiririst izlenimciyi gafil avlar, onu daha bir gün (ya da bir kaç ay y.n.) önce yazdığını unutmaya zorlar. Ve daha kafasının içinde yeni fikirler oluşmadan yakıcı (ve durmadan) bir yeni formüller arzusu üretir.”(parantez içi vurgular bana ait)

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Küba devrimi kamusallaştırma ile ülkeye dağılan refahı, sonraki yıllarda “ödünç” ve “dışardan” yardımlarla bir miktar sürdürdü. Hem Sovyet blokunun çözülmesi hem de ekonominin kendi dinamikleri içinde çeşitlenmesi, bürokrasinin bu çeşitlenen ekonomik süreçleri ve ihtiyaçları ancak Avrupa Burjuvazisinin katkısıyla sürdürmesine yol açtı. Elbette parti bürokrasisi, maddenin doğasının gerektirdiği yollardan birini izliyor. Yani, restorasyonu Miami solucanları denilen, Küba Komünist Partisi’nin devrilmesi için her türlü gizli-açık komployu tertipleyen güruhun eliyle değil, kendi elleriyle sürdürmek için elinden geleni yapıyor.

Bu süre içinde bürokrasi, kamusallaştırılmış alanların tasviye etmek için adım adım hareket etti ve bu parçalanma tüm sektörlerde devam edecek görünüyor. Bu sürecin fiilen tamamlanıp tamamlanmadığı sorusu, Küba için politik ya da toplumsal devrim mi gerekli sorusu kadar anlamsız. Nitekim tamamlanmadıysa tamamlanacak ve politik devrim ile toplumsal devrimin son tahlilde Küba için yapacakları da aynı. Hızla kamusallaştırmaya yeniden dönülmesi, planlı ekonominin parti bürokratları eli ile değil, bizzat Küba sovyetleri ile sürdürülmesi. Böyle bir yönteme karşı Küba Bürokrasisi, Miami burjuvazisinin girişimlerine gösterdiği yumruğun benzerini göstereceğinden şüphe duymamak gerekiyor.

Bugün eğer elinizde yeterli sermayeniz var ise onunla herhangi bir işletme açmak ve kar elde etmek için Küba’ya “yatırım” yapmanızın önündeki engellerin sayısı ortalama bir körfez ülkesinde karşılabilecekleriniz ile aynı. Üstelik daha ucuz işgücü bulmanız da cabası.

Soru o halde şu, Küba’nın sola doğru gelişmesi nasıl mümkün olabilir? Ve yine, böyle bir an için o tarihsel hesap anı yani kıyamet anına kadar beklemek mi gerekir?

Bugün, çok embriyon halinde Küba içinde mücadele eden sol (ironik de olsa), devrimin kazanımlarına kavuşmanın, Küba sovyetlerinin kurulmasının, işçilere, LBGTİ+’lere, sol muhaliflere yönelen baskının derhal kaldırılmasını talep etmelidir. Bu kendilerini bürokrasinin dostlarından ayıran temel ayraç olacaktır.

Ancak, kar yükünü tutmak üzeredir, Küba bürokrasisinin devrilme ihtimalinde, ABD’nin, ya da özel mülklerine halel gelmesi bahanesi ile Avrupa burjuvazisinin derhal müdahalesi söz konusu olacaktır. Türlü sosları ile çeşitli demokrasi ve özgürlük propagandası ve ekonomik refah vaatlerinin kapısından içeri giren kapitalizm olacaktır.

Bu denklemin tersine dönmesi, ancak, Latin Amerika öncelikli olmak üzere, dünya üzerinde gelişme ihtimali olan bir işçi devriminin Küba muhalif solunun imdadına yetişmesi olacaktır. Küba deneyimi, bugün, Alman devriminin başarısı için kendi çöküşünü dahi göze alan Bolşeviklerin tavrını daha da anlamamıza neden oluyor, ancak asla tersini değil.

Ambargo, elbette burjuva normlar içinde dahi uluslararası hukuk açısından bir suç olmaya devam etmektedir. Ambargonun kaldırılması talebi, yine Küba muhalefetinin temel çağrılarından olmak zorundadır. ABD emperyalizmi Kübalı kitlelerin açlıkla, yoklukla sınanmasının en büyük aktörüdür. Ancak, unutulmamalıdır ki, emperyalistlerin şu ya da bu şekilde müdahale etmediği herhangi bir devrimci süreç mevcut değildir.

Küba bürokrasisinin suçlarının, bu ambargo nedeni ile temize çıkarılması da söz konusu olamaz.

Yazar Hakkında