Anasayfa / Politika / MEMLEKETİN DEMOKRASİ MESELESİ -1

MEMLEKETİN DEMOKRASİ MESELESİ -1

Demokrasi meselesi, hak ettiği üzere, epeydir gündemin en ön sırasında. Araya başka çok önemli olaylar girse de, dikkatimiz kolay kolay dağılmıyor. Bu “demokratik uyanıklığı” iktidarın bu konuda sürekli mesai harcamasına borçluyuz elbette!

Bir şeyin lâfının sürekli edilmesi, genellikle onun çokluğunu değil, yokluğunu gösterir; bizde olduğu gibi! Kendimizi bildik bileli bu memleketin geçmiş kuşakları da kapsayan kronik bir demokrasi meselesi vardır. Ve bu mesele her daim, Türkiye’nin ne zaman ve nasıl “demokratikleşeceğinde” düğümlenir. Yani konumuz öyle tek başına AKP ve sonra da Saray Rejimi ile sınırlı değildir, çok daha derin köklere sahiptir. Kısacası, modern tarihimizin en önemli politik meselesi, işlerin yolunda olduğu farz edilen dönemlerde bile (seçimler, seçimle gelen ve giden iktidarlar, çok partili rejim vs.) esas itibariyle “demokrasi ve demokratikleşme”  olmuştur. Bütün bu süre boyunca (Aşağı yukarı 150 yıl) iyice öğrendiğimiz bir gerçek varsa o da, (diğer unsurları bir yana) seçimlerin demokrasinin gerekli şartı olsa da tek yeterli şartının olmadığıdır. 

Demokrasi örnekleri!

“Herkesçe” bilindiği farz edilen bu gerçeği vurgulama nedenim şu: Daha öncesi bir yana, Türkiye’de çok partili dönemde bütün sağ iktidarlar demokrasi vaadiyle ve pek çok kez açık ara kazandıkları seçimlerin ardından hemen her defasında solu, emekçileri ve siyasi muarızlarını ezmeye ve bir baskı rejimi inşa etmeye yönelmişlerdir. Türkiye sağının, aksi yöndeki bütün iddialarına rağmen böyle bir “genetik” eğilimi vardır. Bu gerçek pek çok örnekten araştırılabilir. Mesela, daha en baştan, kendisine, tek parti rejiminin zulmü nedeniyle, bir ölçüde destek veren komünistlere yaptıklarını saymasak bile (Malum, bizde komünistlere yapılanlar sayılmaz!) Türkiye sağının “rol modeli ve övünç kaynağı” Demokrat Parti dönemi boyunca (1950-60) burjuva muhalefete yapılanlar, emeğin hak ve özgürlükleri açısından en ufak bir gelişmeye, genişlemeye izin verilmemesi ve iktidarın gerileme döneminde bir baskı rejimi inşa etme girişimleri (Vatan Cephesi, Tahkikat Komisyonu, gazetecilere açılan davalar, verilen hapis cezaları…) unutulmaz “demokrasi” örnekleri arasındadır! Demirellerin, Özalların eğilimleri de başarı dereceleri bir yana, güçleri ve imkânları ölçüsünde aynı yönde olmuştur. Mesela Demirel, 12 Eylül sonrası dönemde adı “Baba”ya çıksa da bütün iktidar dönemlerinde, politika ve ittifaklarıyla (MC’ler) en çok kan dökülmesine yol açan başbakanlardan biridir. 1973-75 arasındaki kısa Ecevit-Erbakan dönemi dışında, Ecevit’in 1977 Haziran seçimlerinin ardında kurduğu azınlık hükümeti döneminde ise, iktidarın aksi yöndeki gayretlerine rağmen demokratik haklar ancak kurşun yağmuru altında (ağırlıklı olarak bazı devlet kurumları desteğinde faşist terör) kullanılabilmiştir.

Bir “altın çağ” var mı?

Tabii,  demokrasi tarihimizde, henüz içinde yol aldığımız AKP-RTE döneminin mümtaz bir yeri vardır. Seçimleri demokrasinin tek göstergesi ve meşruiyet kaynağı olarak gören bu iktidar, sonunda, hem de güç kaybetmeye başladığı bir dönemde seçimler yoluyla rejimi değiştirmeyi, Meclis’i işlevsizleştirmeyi ve otokratik bir rejim kurmayı başarmıştır…  Aradaki bazı fasılaları, askeri müdahaleleri, “höt-zötçu” paşaların doğrudan veya dolaylı hâkimiyetini, MGK’nin politik faaliyetlerini, “iyi saatte olsunların” işlerini de unutmamak şartıyla, çok partili, parlamenter ve de serbest seçimli demokrasimizin çok kısa tarihi bundan ibarettir.

Şu sıralar her ne kadar “dehşet” içinde yaşıyor olsak da aklımızda tutmamız gereken husus, Türkiye’nin yakın tarihi içinde demokrasi anlamında hasretle anabileceğimiz, bugüne alternatif olarak gösterebileceğimiz, “Ah, keşke dönebilsek!” diyebileceğimiz bırakın bir “altın çağı”, öyle iyi kötü hayırla yad edebileceğimiz bir örneğin bile olmadığıdır. Türkiye’de demokrasi,  ne yazık ki, iki baskı dönemi arasındaki kalan kısa “boşluklardan” ve de “şekil oyunlarından” başka bir şey olmamıştır!

Eğer gerçekten bir demokrasi arayışı içindeysek bu memleket gerçeğini hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

Devam edecek…

Göz atın

Dardanel Fabrikasında Zorunlu Kapalı Çalışma

Kapitalizmin 1875 ve 1925’den sonra üçüncü büyük buhrana girdiğini ve bu krizin pandemi ile birleşerek daha da …

Güvensizlik ve Güvencesizlik Kıskacında..

Toplum mühendisliği iktidarların çok sevdiği bir kavram. Yeri geldiğinde ideolojik üstünlüğünü perçinlemek, yeri geldiğinde korkudan beslenmek için kullanışlı hale getiriliyor. …