Anasayfa / Gündem / YENİ ANAYASA : GÜNDEM SAPTIRMA MI, GERÇEK TEHLİKE Mİ?

YENİ ANAYASA : GÜNDEM SAPTIRMA MI, GERÇEK TEHLİKE Mİ?

RTE, kısa bir süre önce, Cumhur İttifakı’ndaki ortağıyla anlaşmaları halinde yeni ve “sivil” bir anayasa için harekete geçebileceklerini açıkladı. Açıklamada, Türkiye’nin sorunlarının kaynağının 1960’dan beri darbeciler tarafından yapılan anayasalar olduğu ve bu nedenle anayasa çalışmasının “milletin gözü önünde ve tüm temsilcilerinin katılımı ile yapılıp yine milletin takdirine sunulması gerektiği” belirtildi.

Bu çıkış, muhalifiyle muvafıkıyla Türkiye kamuoyunda yine bir dalgalanmaya neden oldu. İlk açıklama her zaman olduğu gibi Bahçeli’den geldi. İktidarın küçük ama son derece etkili ortağı, “Kurucu değerlere yaslanan, kurucu değerleri benimseyen” bir anayasaya evet diyeceklerini belirtti. 

Muhalefetin çeşitli kanatlarından da çeşitli sesler yükseldi. Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin, ilk dört maddenin korunması şartıyla demokratik bir anayasaya ihtiyacı olduğunu… ancak yeni anayasanın otoriterliği güçlendirme yönünde olacağından endişe ettiğini söyledi. Diğer burjuva muhaliflerin de bu konuda olumlu beklentileri olmadığı anlaşılıyor. Tabii, ilk akla gelen her zaman olduğu gibi RTE’nin yeni bir oyuna giriştiği, bu açıklamayı işlerin iyice kötüye gittiği bir zamanda gündemi saptırmak için yaptığı düşüncesi oldu.

Elbette “oyuna gelmemek” gerekiyor, ancak RTE’nin bu tür çıkışlarının son derece ciddiye alınması gerektiği kanısındayız. Çok defa “gündem saptırma” veya “oyun” olarak görülen bazı açıklamaların günün birinde karşımıza ciddi bir gündem maddesi, somut bir gerçeklik olarak çıktığını gördük. O bir şey demişse ve Bahçeli de buna manalı bir takım laflarla destek vermişse mutlaka bir yerlerde bir işler dönüyor demektir!

Yeni bir anayasanın ipuçları ve Bahçeli’nin kurucu değerleri!

Yeni anayasanın esasları konusunda önce bir süre sessiz duran iktidar, sonra bazı ipuçları vermeye başladı: Buna göre “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nden geri adım yok. ( Durmak yok, yola devam!) Yani kimse öyle “güçlendirilmiş parlamenter sistem” vb. hayallere kapılmasın. Amaç, “milletin”de desteği ve onayıyla var olan rejimi tahkim etmek, kalıcı, hatta ebedi hale getirmek. Üstelik de daha önce yapıldığı üzere kısmi değişikliklerle falan değil, toptan ve Bahçeli’nin deyişiyle “kurucu değerlere” uygun olarak…

Eğer konu dört başı mamur biçimde gündeme getirilirse nelerin tartışılacağı, kimlerin hangi amaçlarını ne şekilde allayıp pullayıp “demokratikleşme” ve “reform”  diye öne süreceği, kimlerin buna “demokrasi” adına itiraz edeceği, tarafların birbirlerini nasıl “demokrasi karşıtlığı”yla suçlayacağı ve konunun hangi hızla “vatan hainliği, millet düşmanlığı” ve de “dış güçlerle işbirliği” noktasına varacağı bugünden tahmin edilebilir. Yani herkesin malumu olan şeyler!

Bahçeli’nin dediklerinden başlayalım. Bunun “kurucu değerlere yaslanan, kurucu değerleri benimseyen” bir değişiklik olması ne anlama geliyor? Acaba Bahçeli sadece bu güne kadarki anayasaların değişmez “ilk dört maddesi”nden ve de “cumhuriyetin kuruluş esaslarından” mı söz ediyor? Zannetmiyoruz; onun “kurucu değerleri” bu kadar sınırlı, hatta “sade suya tirit” şeyler olamaz! Bizce sözünü ettiği şey, kendi şoven milliyetçi anlayışının ve bu nedenle de hepimize yaşatmaya kararlı olduğu bir “kâbusun” temel değerleri. Bahçeli’nin, Boğaziçi öğrencilerini başları ezilmesi gereken “zehirli yılanlar”, Kürtleri de imha edilmesi gereken “haşereler” olarak tanımlayan fikir ve amaçları bu “temellerde” yükseliyor. Dolayısıyla onun aklındaki anayasa bu amaçlara hizmet eden bir anayasa olmalı.

Yeni anayasanın ne menem bir şey olabileceğine ilişkin bir diğer ipucu da İçişleri Bakanlığı kaynaklı. Bakan Soylu’nun artık alıştığımız o “kan damlayan”  açıklamaları bir yana, Bakanlık Sözcüsü’nün Boğaziçi öğrencilerine yönelik “Devletin gücünü sınamasınlar..!” tehdidi de rejim eliyle yapılacak yeni bir anayasa ve elbette istikbalimiz açısından son derece aydınlatıcı! Sözcü, böyle bir sınavdan hepimizin “çakacağından” emin!

Tabii, en önemli ipuçlarını her zaman olduğu gibi yine RTE veriyor. Artık her türlü muhalefeti “vatana ihanet” ve “terörizm”  ile yaftalama noktasına gelmiş olan “Reis” Boğaziçilileri hedefler gibi yaparak “Yürekleri yetse, benim de istifamı isterler..!” derken aslında bu ülkedeki her türlü muhalefeti kastediyor. Yani onun herhangi bir nedenden dolayı istifasını istemek için insanda “mangal gibi bir yürek” olması gerekiyor! Artık başımıza gelecek olan her neyse?!

Neo-Bonapartist rejimin biçimsel ihtiyaçları ve derinleşen çelişkileri 

Kısacası, işin esasına ilişkin bir değişiklik niyeti olmadığı açık. Gündeme gelecek muhtemel değişiklikler, özellikle de her anlama çekilebilecek “demokratik” içerikleriyle veya bazı kısmi yetki sınırlamalarıyla daha çok muhalefeti zorlamaya ve bir açmaza düşürmeye yönelik olacaktır. Amaç, rejimin pek çok açıdan krize girdiği bir zamanda, sürekliliğini sağlayacak, sallanan temellerini güvence altına alacak, iyice zayıflayan meşruiyetini güçlendirecek ve kalıcı hale gelmesini sağlayacak bir hukuki temel yaratmak. Elbette, RTE’nin anayasa-yasa falan tanımadığı, dolayısıyla da ya böyle bir değişikliğe ihtiyacı olmadığı, zaten bildiğini okuduğu, bu nedenle de sadece gündem değiştirdiği söylenebilir.  Ancak yine de bu tür (neo-Bonapartist) rejimlerin bazı biçimsel ihtiyaçları vardır. Bu rejimler kendi iç çelişki ve dinamikleri sonucu kendilerinden daha beter bir şeye dönüşmedikleri sürece bazı siyasi-hukuki biçimleri görüntü olarak korumak zorundadırlar.  Ayrıca amaçlar bahsinde, 2010 Anayasa Referandumu’nda olduğu gibi, geçerliliği olmayacak birkaç “demokratik atraksiyon” ve tuzakla veya bir çeşit “demokratik yemleme”  yöntemiyle ve elbette bolca milliyetçi söylemle muhalefeti parçalama hedefinden söz edilebilir. Elbette iktidarın seçimler ve siyasi partilerle ilgili bazı yasal değişiklikler yaparak seçimleri kazanma planlarını da unutmadan. Ancak amaç, kısa vadede sallanan rejimin ayakta tutulması olsa da,  uzun vadede, temsil ettiği bütün ekonomik, siyasal ve toplumsal çıkarlarla ve aldığı “güvenlik” önlemleriyle birlikte rejimin geleceğini hukuki bir teminata kavuşturmaktır. RTE, bu haliyle rejimin ömrünün büyük ölçüde kendi ömrüyle sınırlı olduğunun farkındadır. Ayrıca kendisinden sonra (hatta  o daha hayattayken) çeşitli iktidar fraksiyonları arasında çıkabilecek “post kavgalarının” ve muhtemel “saray darbesi” girişimlerinin rejimin yıkılmasıyla sonuçlanabileceğini de düşünmektedir. Aynı şekilde MHP’nin gelecek planlarıyla ilgili endişeleri de olmalıdır.

Bütün bunlar rejimin, ekonomik krizin çarpan etkisiyle büyüttüğü derin çelişkilerle dolu bir zeminde yürüdüğünü göstermektedir. Rejim, niteliği gereği, devamlılığını sağlayabilmek için bir yandan toplumsal-siyasal gerilimleri büyütme, otokratik karakterini derinleştirme zorunluluğuyla karşı karşıya kalırken, öte yandan aynı gereklilikten dolayı, bu gerilimi dengeleyecek ve rejime “normal-meşru” bir görüntü sağlayacak bazı adımları atma ihtiyacındadır. (Dış politikasında da aynı çelişki geçerlidir.) Ancak gelinen noktada bir çıkmaza girmiş görünmektedir. Dış politikada emperyalizmle, uluslararası sermayeyle uzlaşma karşılığında iç yapısını kabul ettirme yolunu denerken, iç politikada anayasal planda bazı kısmi taviz ve uzlaşmalar karşılığında muhalefetin başkanlık rejimini kabullenmesini sağlamaya çalışmaktadır. Aksi halde, “Verin 400 vekili kurtulun…” örneğinde olduğu gibi, günah ondan gidecektir. 

O anayasanın nasıl bir şey olacağı şimdiden belli!

RTE’nin bunu başarması halinde, o yeni anayasayı da “takmayacağı” açıktır. Nihayetinde uyulmadıktan sonra hiçbir anayasanın hükmü yoktur. Bugün onun herhangi bir anayasa veya yasa hükmüne uymasını sağlayabilecek yaptırım gücüne sahip hiçbir kurum yoktur. Üstelik anayasalar neden değil birer sonuçtur; var olan toplumsal- siyasi ilişkilerin, değişen sınıfsal-toplumsal güç dengelerinin ve bunların yol açtığı toplumsal taleplerin hukuki ifadeleridir.  Yukarıda toplumsal olaylara ve muhalif kesimlere yaklaşımlarından örnekler verdiğimiz (“Hainler, teröristler, haşereler, zehirli yılanlar…) iktidar sahiplerinin elinden çıkan, onların “kurucu değerlerini” esas alan bir anayasanın nasıl bir şey olacağı şimdiden bellidir.

“Demokrasi açlığı”, korku, çaresizlik vb nedenlerle böyle bir girişime “evet” diyecek olanlar da, “torba anayasa”da yer alabilecek bazı “demokrasi” kırıntılarına bakıp “yetmez ama evet” diyecek olanlar da, sonraki dönemde bu rejime bir biçimde yamanmanın yolunu bulma niyetinde değillerse büyük bir tuzağa düşmüş olacaklardır.

Anayasa nasıl ve kimler tarafından yapılmalı?

Gerçekten demokratik bir anayasa, ancak otokratların yenildiği, diktatörlüklerin çöktüğü, toplumun, başta emekçiler olmak üzere geniş kesimlerinin köklü değişim talepleriyle devrimci bir ruh haline büründüğü ortamların eseri olabilir. Böyle bir anayasa, partiler arasındaki pazarlık, uzlaşma ve anlaşmalarla değil, toplumun en geniş kesimi olarak emekçilerin çoğunluğunu oluşturduğu demokratik ve egemen bir “kurucu meclis” ile mümkündür. Ancak öyle bir ortam sınıfsal-toplumsal anlamda çok daha ileri adımların atılmasının da yolunu açabilir. Nelerin nerelere varabileceğini belirleyecek olan, sınıflar arasındaki güç dengeleriyle emekçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyleri olacaktır.

İktidarın yapmak istediği veya isteyeceği bir anayasanın, içinde yer alabilecek bir takım süslemelere rağmen, (en iyi ihtimalle!) bugünkü rejimi güçlendirip kalıcı hale getirmekten başka bir amacı olmayacaktır. Üstelik bu anayasanın, kesintisiz bir hal almış olan ölüm ve imha tehditleri eşliğinde gündeme getirildiği düşünüldüğünde, yapılması halinde, ülkeyi çok daha kötü günlerin beklediği açıktır.

Diğer toplumsal sınıfların, Özal zamanından beri bir “başkanlık sistemi” isteyen büyük sermayenin ve onları temsil eden burjuva partilerinin tutumlarından, korku ve endişelerinden,  kiminle nerede ne yapacaklarından bağımsız olarak işçi sınıfı ve emekçilerin, “anayasa oyunları” da dahil bu rejime karşı mücadele etmekten başka bir çaresi yoktur. Tarihsel hedef, patronların şu veya bu kanadının yapacağı bir anayasaya muhtaç olmadan, işçi sınıfının kendi anayasasını kendisinin yapması ve elbette kendi demokrasisini kendisinin kurmasıdır…

Tekrar edelim, iktidar her zaman olduğu gibi, yeni ve tehlikeli bir hazırlık içindedir; bu nedenle “gündem değiştirme” deyip geçemeyeceğimiz bir sorunla karşı karşıyayız.

Hakkı Yükselen

Göz atın

KANAL İSTANBUL, MONTRÖ VE ARDINDA GİZLENENLER!

Kanal İstanbul, Montrö Antlaşması ve emekli amirallerin bildirisi üzerinden iç ve dış politikanın en kritik …

Ürdün’de darbe girişimi iddiası… Gerçekle hayaller arasında ince çizgi…

Üvey kardeşi Eski Veliaht Prens Hamza bin Hüseyin’in, Ürdün kralı ikinci Abdullah’a yönelik olarak planladığı …